17 Mayıs 2024 Cuma

Hüseyin Başaran'ın ‘Mezirme’de Eskimeyen Yüzler’i

Hüseyin Başaran'ın ‘Mezirme’de Eskimeyen Yüzler’i

Süleyman ÖZEROL

Şiirle dokudum rüzgârımın kumaşını
Şiirle topladım, yağmurun kiremitteki ayak izlerini
Şiirle demledim yorgunluğumun çayını
Ve şiirle ürküttüm,
Korktuğum gecelerin esmer yüzünü.

***

Eskimeyen yüzleriniz kaldı bende koyaklardan,
Kır çiçeklerinin dalından topladığım.
Mezirme’nin dar sokaklarında yakaladım sesinizin rengini.


Hüseyin Başaran'ın Nuriye Başaran ile birlikte yayına hazırladığımız ‘Mezirme’de Eskimeyen Yüzler’ kitabı yayınlandı. 128 sayfalık kitabın kapağını da kendim düzenledim. Arka kapakta Nurullah Erol'un çekmiş olduğu Ballıkaya fotoğrafı ile şiir alıntısı yer aldı.

Nuriye Başaran ve Naciye Erol'un Sunusu

Bu kitapta yer alan kişilerle ilgili anlatımlar kısa da olsa yeni kuşakların büyükanne ve dedelerinin kişisel özelliklerini lakaplarını öğrenmeleri açısından bir belge niteliği taşımaktadır.
Şiirsel nitelikteki yazıları okurken kimi zamanı hüzün, kimi zaman özlem, kimi zaman da gururlandığımız bölümler sizi günümüzden alıp çok eskilere götürecektir.
Bizim de çocukluğumuzun birlikte geçtiği birçok kişi var. Ancak bunlardan birini, dedemiz Eyüp Kutlu’yu (Namı diğer Hacanın Ayıp, sevgili annemizin babası) tanımak isterdik. Hümanist ve birleştirici kişilik ve daha niceleri...
Hepsini saygı ve sevgi ile anıyoruz.

Kendi Kaleminden Hüseyin Başaran

7 Mayıs 1950 tarihinde Hekimhan’ın Ballıkaya köyünde doğmuşum. Çocukluğum; toprağın ve doğanın iç dünyasındaki armonik yapıyla iç içe geçti. Ozan Dedem Âşık Yusuf Başaran ve Babam Mustafa Başaran’ın deyişleri, nefesleri, tevhitleri, semahlarıyla büyürken, Pir Sultan’ı, Hatayi’yi, Yunus’u, Karacaoğlan’ı, Nesimi’yi, Dertli’yi tanıdım. Hem ibadetinde hem de muhabbetinde yaşamın ayrılmaz bir parçası olan bağlama (sarı turna) çocukluğumdan beri gönül tahtımın teklifsiz konuğu oldu.
İlkokul, ortaokul, öğretmen okulu, müzik bölümünden geçtikten sonra kardeşlerimle beraber altı yıl Ruhi Su Korosuna devam ettik. Daha sonra Hocam Jirair Aslanyan’dan on bir yıl şan eğitimi aldım.
Müziğin yanında şiire olan tutkum yanımdan hiç ayrılmadı. Şiiri; dilin, yaşamın ve kültürün deli rüzgârı olarak gördüm. Bendeki beni bize çeviren insan sıcaklığı olarak algıladım.

Şiirle dokudum rüzgârımın kumaşını
Şiirle topladım, yağmurun kiremitteki ayak izlerini
Şiirle demledim yorgunluğumun çayını
Ve şiirle ürküttüm,
Korktuğum gecelerin esmer yüzünü.


Yaşamımı; konserler, konferanslar, şiirler, öykülerle birlikte sürdürdüm. İyi ki varlar. Yozluğun kulaç attığı günümüzde onlardan daha sadık bir dost düşünmüyorum...

Hüseyin Başaran Üzerine

"Eskimeyen yüzleriniz kaldı bende koyaklardan,
Kır çiçeklerinin dalından topladığım.”


7 Mayıs 1950 tarihinde Hekimhan’ın Ballıkaya köyünde doğdu. Annesi Zehra Başaran, babası Mustafa Başaran’dır. Altı kardeşin en büyüğüdür.
İlkokulu Ballıkaya’da, öğretmen okulunu Diyarbakır’da (Dicle İlköğretmen Okulu) okudu. Van, Hatay, İstanbul’da öğretmenlik yaptı, 1995 yılında emekli oldu. Uzun süre İstanbul’da yaşadı. Daha sonra yılın çoğu zamanını Ballıkaya’da geçiriyor.
Şiir yazmaya ilkokul dördüncü sınıfta başladı. Sevda ağırlıklı olmak üzere her konuda şiiri var. Şiir dili ve yapısı konusunda Sevim Kâhyaoğlu (Edebiyat Öğretmeni) ve Cihat Demirel (Yapımcı-Şair) kendisine yardımcı oldu. Altmışlı yetmişli yıllarda yazdığı ölçülü şiirlerinde, kendisinin aldığı Devrimi takma adını kullandı.
1976 yılında Sıcak Güneş adlı şiir kitabını bastırdı. Kitabın basımında Remzi İnanç destek oldu. Başaran, şiirlerini bağlaması ile çalıp söyleyerek seslendirdi; ses kaseti Zeki Göker’in, ‘Yeniden Doğarız Ölümlerde’ adlı oyununun müziği olarak kullanıldı. Kitaptan dolayı yargılandı ve berat etti.
Anadolu’dan adlı dergide kendisi ile söyleşiler yapılarak şiirleri yayınlandı. Ancak bir süre şiirden uzak kaldı. Doksanlı yıllarda TÖMER Türk Dili’nde, Arguvan Olgusu dergilerinde bazı şiirleri yayınlandı (1992-1994). Arguvan Yolu dergisinde yayınlanan “Kaybettiklerimiz” adlı şiiri ilgi gördü.
Dedesinden ve babasından bağlama, öğretmen okulunda flüt, eğitim enstitüsü müzik bölümünde piyano çalmasını öğrendi. Ancak piyano çalmasını daha sonra ilgilenmediğinden unuttu.
Radyo ve televizyon programları ile konserlerde çalıp söyledi. Bağlamaya, özellikle de dede sazına ağırlık vererek kendi yapıtları dışında dedesi ve babasının çalıp söylediği yapıtları seslendirmeye başladı. Hollanda, İsviçre, Yunanistan, Almanya, İngiltere gibi Avrupa ülkelerinde sahneye çıktı. 1995 yılında ‘Mendil Sallarım Güne’ adıyla kaset doldurdu.
Şiirin yanında öykü de yazan Başaran, hat sanatı ve taşıl (fosil) koleksiyonculuğu ile ilgilenmektedir. Yerel söz ve deyimlere önem vermekte, edebiyat, sanat ve yaşamla ilgili güzel söz ve yazıları bir araya toplamaktadır. Ballıkaya köyünden Zeynep Yalçın’ın (Hasinin Zeynep), “Güzel söz gönül yaylasıdır” sözü ile H. Veldet Velidedeoğlu’nun “Söz yaylasını bulmalı” sözlerinin ne kadar güzel örtüştüğünü belirtir. ‘Sıcak Güneş’ kitabında ‘Ballıkaya’ adıyla yer alan ve çevrede ‘Bizim Köy’ olarak tanınan şiir-türküsü ‘Ballıkaya’yı yetmişli yıllarda tanıtan güzel bir şiiridir.
Yaşamını İstanbul’da, Ankara’da ve Ballıkaya’da sürdürmekte olup, kültürel etkinliklere, televizyonlarda halk müziği ile ilgili programlara katılmıştır. Bazı yazı ve şiirlerini çıkardığım Hekimhan dergisinde yayınladım.
Ballıkaya’da iz bırakan kişileri anlattığı, kız kardeşi Nuriye Başaran’ın 2006 yılında dosya haline getirip gönderdiği şiirlerini, Ballıkaya’da kendisi ile birlikte ‘Mezirme’de Eskimeyen Yüzler’ adıyla kitap bütünlüğünde hazırladım.
Bunları 2007 yılında Ballıkaya’da kendisinden derlediğim özgeçmişini derli toplu bir biçimde sunarken yazmıştım. 2015 yılında da kapak hazırlamıştım. Ancak bugün, ‘Mezirme’de Eskimeyen Yüzler’ Nuriye Başaran ve Naciye Erol’un maddi ve manevi katkıları ile kitap bütünlüğüne kavuştu ve elinizde…

‘MEZİRME’DE ESKİMEYEN YÜZLER’DEN BİRKAÇ ÖRNEK

İsmik (İsmail Erol)


Kimler anladı seni,
Kim çözebildi ki
Bazen, bulutsuz yağmur olurdun.
Esprinin dalında.
Yüzünde hüzün vardı
Geçmişten kalan…
Nurullah’ın çektiği fotoğrafta
Rakı keyif çatıyordu
Belpınar’da
Kim bilir?
Belki senden izler kalmıştır;
Balı Kızı’nda…


Yüz kuruşunu paylaşmıştın benimle,
Hekimhan’da, helva tadında…
O helva ki.
Gecelerimizin rüyasıydı.
Pekmez varken neleri özlemişiz,
Yokluğun dünyasında.
Kalemim, iki göz, iki çeşme,
Hüseyin Emmi’me
Sarı Bibi’me selam söyle…

Berber İsmet (İsmet Yalçın)

Makasla tıraş makinesi onun elinde,
Yumurtalar, cebimizdeydi.
Önce yumurta,
Sonra üç numara,
Borca mı?
Asla!
Bir ömür çürüttü Yazır’da
Adı yaşamaksa…
Eşeğin sırtında
Şövalye gibi durduğunu bilirim
Sonra düştüğünü.
Hey gidi çocukluğum!


Happoğ (Fatma Fırat)

İstanbul’da Kızkulesi
Mezirme’de Happoğ Bibi
Dilinde nar rengi sözcükler,
Yüreğinde insan sevgisi…
Happoğ kadın değil,
Kadını aşan varlık.
Ama
Yakasını bırakmadı yokluk.
İçinde ırmaklar akan.
Cümük Emmi’me ters bakan
Hayatın yıldız kümesi,
Doğanın vergisi kadın efsanesi…


Ölü Kuru (Zöhre Uçar)

Okulsuz köy ebesi,
Onlarca çocuğun can annesi…
Adı “Ölü Kuru” olarak kaldı.
Kimler anladı?
Kimler adını andı?
Onu düşünürken
Aklıma çocukluğum geldi.
Nasıl doğduk, nasıl büyüdük?
Ancak o bilir.

İyi ki vardın.
Sen olmasan kim dindirecekti,
Anaların sancısını.
Biz nasıl görürdük bu günü?


Aşey’in Oğlu (Hüseyin Kutlu)

Bilirim,
Yoksulluk zulümdür!
Hüseyin amca!
Astım ölüm değildir,
Her gün ölümden beterdir,
Paranın kuruşu:
Senin için koca bir dünyaydı.
Ama senin yüreğin:
Yoksulluğu aşan sevdaydı.

12 Mayıs 2019 Pazar

Bekle İstanbul!


Bekle İstanbul!

Bekle İstanbul!
Her şey çok güzel olacak
Kılıç kınında gül açacak
Zemheride gelincik
Ürkek kaldırımlar konuşacak
Sokrates Karacaoğlan ile halay çekecek
Adaletin kantarı gül olacak
Gülü gül ile tartacak

Hüseyin BAŞARAN
Ankara, 10 Mayıs 2019

13 Aralık 2018 Perşembe

Ses


SES

Hüseyin BAŞARAN

İki kişilik yalnızlığınızı yaşarken, bir ses yürür içinizde. Ne zaman arayacak diye kıvranır durursunuz. Kulaklarınız tetiktedir, yüzünüz telefona dönük. Bu ses, içinizdeki buzulları eritir. Yüreğinizdeki dağları oynatır yerinden. Çünkü gücünü aşktan alır. Yalnızlığınızı saran duvarlar, bir anda yıkılıverir. Oturduğunuz koltuk sallanmaya başlar, ayaklarınız yerden kesilir. Kanat açmış kırlangıç gibi pike yapar bedenine. 
Bu ses, kendi ırmağında alır duşlarını.  Kendi kırlarında yetiştirir çiçeklerini. Yaşamında her gün yeniş bir mevsim yaratır. Diline yeni renkler üretir.
“Dil içinde dil arıyorum, dilini çözmek için” diye seslenir sevdiğine. Bu ses, yalnızlığın perdesini açar, gönlünüz aydınlanır. Su serper yanan yüreğinizin koruna, gökyüzünün mavi ışıklarını doldurur avuçlarınıza. Üzerinizdeki siyah bulutlar beyaza dönüşür. Düşlerinizi sıcak koylara yelken açtırır. Yeşilin tonlarında gezdirir gözlerinizi.
İçinizdeki ‘ben’ kabuğunu gizlenen salyangoza dönüşür, ürker çirkinliğinden. Yeni bir yaşama adım atar içinizdeki çocuk. Oyuncaklarını toplar, çocuk bahçesine götürür. Salıncaklarla konuşur, kaldıraçlarda havalandırır düşlerini.
Yalnızlık, duvarlarla baş başa kalır. Tutunacak dal arar. Ama korkularını yine size saklar

24 Ocak 2001



6 Kasım 2018 Salı

Aramızdaki Fark Tek Harf




ARAMIZDAKİ FARK BİR HARF

Hüseyin BAŞARAN

“Deli” uzun süre devam eden suskunluğunu bozdu. “Veli”ye karşı günbatımının hazırladığı çilingir sofrasında;
“Bizler, kendimize özgü bir evren yarattık. İçinde dünyanın aktı kuralları asla barınamaz. Yollarımız, caddelerimiz, arabalarımız yok. Dağlar ova, vadiler asfalttır bize. Her kır çiçeği koca bir gül bahçesi gibidir bizim için. Bir yudum mey, tepeden tırnağa temizler bizi. Gönüllerimiz, uçsuz bucaksız bir derya gibidir. Gönlümüz dergâhtır, girmesini bilene. İnsan, sevgidir bizim için. Ama sevmeyi yüreklerinde taşıyanlarladır bizim işimiz.
Bizler, gücümüzü sınırsızlığın eğrisinden alırız. Yıldızların geceye meydan okuyan seslerinden… Bizleri yararsız birer eşya gibi gördünüz sürekli. Dünyalılar gibi, canlı cansız hiçbir şeye zarar vermedik bugüne dek. Bu da bir hizmet değil midir, yaşlanan dünyamıza?
Yüreklerimizdeki yaşama sevinci ve coşkusu bizleri çileden çıkardı. Buda, Beydaba, Tagore, Şaman dediğiniz güzellikler ceplerimizdeydi. Biz saçtık onarlı dünyanıza, bunarlı hissetmeden, görmeden, Kafdağı’nın tepsine oturmuş laf atıyorsunuz bizlere. Bizler, yıkamadan arıtmadan söylememe ilkesine bağlıyız.
Paçalarında söz kırıntıları taşıyanlar, kendilerini büyük kalem erbabı sanıyor. Oysa bizim bir dilimiz, bin kelamımız var. Yokuşa sürülen yorgun deve bile anladı da şu ıslak düşlerine sünger çeken dünyalılar anlayamadı bizleri. Oysa bizleri anlamak, yaşamı çözmektir.
Veli; “Ey İnsan-ı Kamil’in doruk noktası, bizler sizlerden farklı değiliz. Aramızda yalnız bir harf oynar. Hepsi bu kadar” dedi.

14 Mayıs 2018 Pazartesi

Seksek Oynayan Kadın Yaşar Seyman

Seksek Oynayan Kadın;Yaşar Seyman


Hüseyin BAŞARAN

Ben yargıç olsaydım; şiirin ayak izlerine bekçi yapardım Yaşar Seyman’ı…Karacaoğlan türküleriyle nişanlar, Fırat’ın coşkun sularına sevda kayığı yapar, Kız Kulesi’ne sağdıç atardım.Ben yargıç olsaydım; türkülerin duyarlılığı ile gökkuşağına gecekondu yapıp, oraya hapsedip, yıldızlarla seksek oynatırdım.Ben yargıç olsaydım; kilim nakışlarına ilmek, Ruhi Su’nun türkülerine sürgün ederdim Seyman’ı…
Ben yargıç olsaydım; kırlangıç yuvalarına su taşıtıp, Pikasso’nun mezarından bir demet buğday başağı getirtirdim Seyman’a…Togore’nin kaleminden akan hayat suyundan içip, “Bir kaşık sudan anaforlar oluşturacaksın” derdim.Yargıç olsaydım; kadınlardan oluşan yeni bir cumhuriyet kurup, çocuklara yirmi dört saat ninni söyleyeceksin derdim Seyman’a.Yetkim olsaydı; akşam yemeğini Yunus Emre’nin diliyle yapıp, ekin biçip, sıra türküsü söyleyeceksin derdim.Yetkim olsaydı; Kafka’nın kütüphanesine yel değirmeni olup, Kibele’nin bilgeliğiyle donanacaksın derdim Seyman’a.Ben yargıç olsaydım; insansızlıktan ölen zencilerin mezarlarına birer deste karanfil bırakıp, bağlamanın tellerine tezene olacaksın derdim Seyman’a.Karnı doymuş bir bebeğin gülüşünü ıhlamur kokusuna sarıp, günde bir kez Neruda’ya göz kırpıp, Zap Suyunun üzerine asma köprü olup, Denizlere selamımı ileteceksin derdim Seyman’a.Yargıç olsaydım; yazılarında hem sabuna hem suya dokunup, “İnsan-ı kâmillerin eteğini bırakmayacaksın” derdim.Yargıç olsaydım; kanın sudan ucuz olduğu ülkeleri bana bildirip, Hallacı Mansur’a selamımı ileteceksin derdim Seyman’a.Çocuklara keklik sekişinden, turna sesinden, bülbül avazından oluşan senfonik bir şiir yazacaksın derdim Seyman’a.
Yetkim olsaydı; Yaşar Kemal’in betimlemelerini kolye yapıp, ıslak şemsiyesinin altında toprağına ağlayan yağmurun gözyaşlarını sileceksin derdim Seyman’a.Mecusi ateşinden karanlık kafalara ışık saçıp, Şah Hatayi’nin; “Pişir pişir söyle sözü/Arasında ham bulunur” dizelerini politikacılara ders kitabı olarak okutacaksın derdim Seyman’a.Kurşunun elbet bir gün kalem olup şiir yazacağını not alıp, “Fırat’a Mektuplar”ın gün gelecek bebelerin al yanaklarında tomurcuğa duracağını cümle âleme duyuracaksın derdim Seyman’a.Yargıç olsaydım; Bak! Havası Avrupa, yüreği Anadolu kokan kadın; söylediklerimin tümü kanun maddesidir. Ayağını ona göre denk al derdim Seyman’a...

Kalemin daim olsun ses sek oynayan kadın…

Ballıkaya, 4 Ekim 2017

29 Ocak 2018 Pazartesi

İçimdeki Çocukluk


















İçimdeki Çocukluk

Gün batımını okuyan ozandır.
Yağmurun kiremitlerdeki yak izlerini toplamaktır.
Sularına boğulan göllerde kulaç atmaktır.
Ruhu gönül terazisinde tartmaktır.
Yönü belli olmayan esrik bir rüzgârdır.
Yürekteki oyuncakçı dükkânlarının yirmi dört saat açık kalmasıdır.
Düşlerdeki notaların şarkıya dönüşmesidir.
Dört mevsim iğde kokusudur.
Şiirsel anlatımın tadıdır.
İkinci dildir.
Açmaya çalışan tomurcuğun sancısıdır.
Dil altında ıslanmayan sözlerdir.
Mevsimleri özetleyen göçmen kuşların kanat izleridir.
Bakışlarını gözlerine perde yapanlardan uzak durmaktır.
“Doksan bin avazın, ününü içinde”
Sevgilinin sesini tanımaktır.
Ölümden zaman çalıp, yaşama katmaktır.



Ballıkaya, Ağustos 2006 

28 Ağustos 2017 Pazartesi

Sen Olmazsan

Ali Balkız'a Şiir Okurken


28 Ağustos 2017, Pazartesi...
Köyüm Ballıkaya'dayım 17 Haziran 2017 tarihinden beri...
Torunum Bulut ile Havuzbaşı Mangal Restoran'a gittik. Hüseyin Başaran orada idi. Bir süre sohbet ettik. Şair Pakize Altan'ı aradım, ulaşamadım. Hüseyin Başaran, yazar Ali Balkız ile konuştu, Celal Ülgen'in "Sen Olmazsan" şiirinden dizeler okudu.
Şiirin tamamını paylaşıyorum...


Sen Olmazsan

Sen olmazsan
Maviler ölür.
Dudaklarım tuz denizi...
Sen olmazsan
Kurumuş ağaç gövdesiyim yapraksız
Yararı yok gölgemin
Ne kuşlara barınak
Ne direncim fırtınalara
Dingin sular uykusunda gemilerim alabora
Gizlenir yağmur sonu gökkuşakları
Bulanık sisler arkasına...
Sen olmazsan
Toprak kokmaz
Değişir rengi yaprakların
Kuşlar dilini unutur gizemli ötüşlerde.
Sen olmazsan
Gözlerim Akdeniz güneşinde çarmıha gerilir
Akbabalar sevişir gökyüzünde...
Kalem tutmaz ellerim / Ellerim öksüz...
Bilirim şiirim olmaz...


24 Haziran 2017 Cumartesi

Yiten Oğlan

Yiten Oğlan

Sığdıramazsınız da
Yitenoğlan’ı
Bağlasanız durur mu?
Alaçayır’ın göbeğinde,
Başucunda Büyük Kuyu’nun
Çoban Topdede’ye sorun,
Dört yaşında Yitenoğlan’ı
Yazyurdu’nu geçip
Nasıl aramış koyaklarda
Satı Ebe’yi
Eşliğinde kurdun, kuşun
Nasıl kaybolmuş
Fistanıyla donsuz
Kovalamaç oynamışlar
Çobandede’yle
Boynuzları arasında keçilerin
Yorgun düşünce
Acıkmış da…
İçmiş Kırkeçi’nin sütünü
Ellerinden Çobandede’nin
Uyumuş da kuşluk vakti
Girmişler sürüyle yaylaya
Kollarında Çobandede’nin
Yana, yakıla
Türküelr susmuş
Ağıtlar dinmiş
Teslim edilmiş buluntu
Dar Çardağın içinde
Satı Ebe’ye
Bundan sonrası
Saklıdır kendilerinde…

Not: Çocukken yaylada kaybolmuşum. Adım “Yitenoğlan” kalmış. 

5 Nisan 2017 Çarşamba

Hüseyin Başaran Ankara Malatyalılar Derneği Halk Müziği Korosunun konuğu oldu

Hüseyin Başaran Ankara Malatyalılar Derneği Halk Müziği Korosunun konuğu oldu
Hüseyin Başaran, Şef Kenan Şahbudak yönetiminde çalışmalarını sürdüren Ankara Malatyalılar Derneği Halk Müziği Korosunun konuğu oldu.
Hekimhan Ballıkayalı Halk Sanatçısı Hüseyin Başaran, 2 Nisan 2017 günü Ankara Malatyalılar Derneği Salonunda koro elemanları ile müzik ve edebiyat konularında söyleşi yaparak türkülerini söyledi.
Ankara Malatyalılar Derneği Halk Müziği Korosunun bu yılki repertuarında yurdumuzun hemen her yöresine ait türküler var. Koro çalışmalarını her Pazar sürdürüyor.
Koronun 13 Mayısta Malatya ERTV de canlı konseri olacak.  

24 Aralık 2016 Cumartesi

Taşların Dili, Tarihin Çığlığı

TAŞLARIN DİLİ, TARİHİN ÇIĞLIĞI


Sayın Malatya Valiliğinin, Sayın Malatya Belediye Başkanlığının, Sayın İl Müze Müdürlüğünün, Sayın Hekimhan Kaymakamlığının, Sayın Hekimhan Belediye Başkanlığının, Sayın Malatya’da görev yapan tarih öğretmenlerinin dikkatine!


Sessizliklerini düşlerinde saklayan taşlar; bir yapının duvarlarında, bir çeşmenin ya da bir köprünün kemerlerinde, bir sokunun derinliklerinde, bir heykelin anlamlı bakışlarında, bir mezarın bilinmeyen suskunluğunda, bir değirmenin şakşakısında, bir sarayın ya da kalenin görkeminde, bir maserenin yarmalarla sevişmesinde, el taşının sıra türkülerinde, köşelerin gücünde, bir sapanın gerilen lastiğinde, su kanallarının coşkusunda, bir mağaranın gizeminde, cilalı taş ve yontma taş devirlerinin kültür dokusunda bozarlar sessizliklerini..
Yaşamın kanaviçesidir taşlar. Bir kilimin nakışları, bir yazının öyküsünün alın teridir taşlar. Hacıbektaş’ta Deliklitaş’tır, ibadethanelerde mihraptır taşlar. Kâbe’de “Hacer’ül Esved’tir. Güzel muhabbetin savaşında Ebabil kuşlarının silahlarıdır taşlar. Bir güzelin gerdan süsüdür. Bir tespihin taneleri, bir lülenin tiryakisi, dokuztaş oyununun damaları, kuvvetin simgesi, zileker oyununda nişangâh, kanyonların doğal güzelliği, sütunların akıl almaz görkemi, İstanbul’un fethinde mancınık mermileri. Dağ keçilerinin, kartalların, kırlangıçların ev sahibi... Kuyuların duvarları. Karayollarının mıcırları. Kuma dönüşerek pencerelerin takısı camların efsanesi, gâhî çıralık, gâhî soba altı, gâhî bir inancın mihengi;

“Tut da kara taştan tut.”

Gâhî bir sözdeki benzetme;

“Al sana bir kaya...”

Gâhî bir deyimin içeriği;

“Taşı gediğine koymak.”

Gâhî yosunların sıcak yatağı...
Gâhî güzel kekliklere pusu kuran bir evsin.
Gâhî bir volkanın can alıcı bombaları...
Gâhî bir türkünün dize sözcükleri...

“Su da gelir taşa değer
Kirpiklerin kaşa değer”
“Şu dere baştanbaşa
Atlarım taştan taşa”

Ya da koca Pir Sultan’ın seslenişi;

“Şu ellerin taşı hiç bana değmez
İlle dostun gülü yaralar beni”

Suskunluğun ifade biçimi;

“Taştan su çıkıyor da adamdan çıkmıyor.”

“Suyun taşı delmesi gücünden değil sürekli akmasındandır.”

Bir merdivenin süslü basamakları, bir odanın tırabzanları, bir şöminenin alev coşkusu...
Pir ardıçların salkım saçları, şeytanın hac dönemi korkusu...
Bazen ağır bir beddua;

“Benim kadar başına taş düşe.”

Bazen de kırk haramilerin esrarlı kapısı,

“Açıl susam açıl.”
Ve yaşamın kaynağı toprağın anası, atası...
Ve de sessizliğin içerisindeki ses fırtınası...

* * *
Kadeş Antlaşması gibi tarihi bir dönüm noktasına tanıklık yapan bir taş da Hekimhan’ın Boğazgören (Çırzı) köyünde gözlerimizin içine bakıyor. Antlaşmanın yazıldığı taş siz beni ölüme terk ettiniz diye haykırıyor. Sizler benim tanıklığımı görmezlikten geldiniz diyor. Yaralarımı ne zaman saracaksınız diye bekliyor. Beni at üzerinde kilometrelerce yolu kat edip bulanlara, belgeleyenlere neler söyleyeceksiniz, diye kulakları yetkililerin ses tonlarına odaklamış. Dünyada hiç bir ülkeye kısmet olmayan tarihi bir olguya, dokuya ne zaman sahip çıkacağımızı merak ediyor.
Yıllardır yağmalanan değerlerimizin çoğunu kaybettik. Hiç olmazsa burnumuzun dibinde, gözlerimizin önündeki bu belgeye sahip çıkalım. Evet, beyler! Bu belgeye sahip çıkmak, geçmişimize ve geleceğimize sahip çıkmaktır. İnsana sahip çıkmaktır. Kültürümüze sahip çıkmaktır. Bu belgeye sahip çıkmak; Çırzı’ya, Hekimhan’a, Malatya’ya ve Türkiye’ye sahip çıkmaktır. İçimizden gürleyecek bir Battal Gazi aranıyor...
“Halep orada, arşın burada...”
“El gövdede kaşınan yeri bilir.”
“Meydan çok ama pehlivan uykuda...”

Saygılarımla...


Ballıkaya, 2007

Malatya Yorum gazetesinde yayınlandı. Zamanın müze Müdürü İsmet Esen ilgilendi ve kamuoyuna da bilgi verildi.

1 Aralık 2016 Perşembe

Kadın Portreleri


KADIN PORTRELERİ/Kadın Çerçeveleri

Çizim: S. Özerol












Hüseyin BAŞARAN

Düş gezgini, aşk gezgini,
Ön sezgili kadınlar.
Erkekleri bakışlarıyla soyup,
Sekste sınır tanımayan kadınlar.
Sevişirken uçurtma takan,
“Leb demeden leblebiyi anlayan”
Muhabbette, sofraya anlam yükleyen kadınlar.

Zarafette simge olan,
Bakışlarını gözlerine perde yapmayan,
Yaşama, çatıdan bakan,
Beden dilini konuşturan,
Bir kaşık suda fırtınalar kopartan,
Yatak odalarını düşleriyle süsleyen,
Sözlerini, güneşte yıkayıp, yağmurda kurutan kadınlar...

Yürüyüşlerinde bile meymenet olmayan
Duygularını çeyiz sandığında unutan,
Ispanakla, çiçek arasında tercih yapamayan kadınlar.

Rüzgâra gülüp, fırtınayı ceplerinde taşıyan,
Gelgitleri karada da oluşturan,
Ruh bütünlüğünü yaşam çizgisinde coşturan,
Acılarını yürek değirmeninde öğüten kadınlar...

Düz çizgide kısır döngüleri giyinen,
Küflü odaların sermayesi,
Bir lokma, bir hırka kadınlar.


Kazmalara sap olup
Ağız kokusunu parfüm yapan kadınlar.


Vaha gözlü,
Sırma saçlı
Güneş yüzlü
Şarkı dilli kadınlar.

Merdiven yorgunu,
Harem tutkunu,
Fırça saplı,
Değirmen taşı kadınlar.

Kılcal kadınlar,
Şah damar kadınlar,
Dominant kadınlar.

Serçe yürekli,
Orman görkemli,
Dostluk kapısı büyük,
Hem çizen,
Hem yazan,
Kaldırım taşlarını konuşturan,
Hasretini gözlerinde taşıyan,
İçindeki çocuğu öldürmeyen,
Bir orduyu ayağa kaldıran kadınlar.

Kadınlığını hissetmeyen,
Uykusuz gecelerin mimarı,
Rahim tarlası kadınlar.

Büyücü kadınlar,
Cadı kadınlar,
Halının püsküllerine takılan,
Mutfak kokusuyla yatan,
Irmağın kıyısında dolaşıp,
Derede yüzen kadınlar.

Sevgiyi, yürek tülbendine saran,
Şişenin dibine vuran,
Anlamsızlığın duvarlarını yıkan,
Sevda kapısının anahtarı kadınlar.

Yağmuru bulutsuz yağdıran,
Bir bakışta dolunayı yere indiren,
Bastıkları toprağın titreşimini hisseden,
Mevsimleri yüreklerinde yaşayan,
Servi boylu,
Kadife tenli kadınlar...

Yalan, dolan,
Maydanoz salatası olan,
Beyinleriyle yürekleri arasında
İletişim kuramayan kadınlar.

Şelalelerin görkemli sesi,
Günbatımına taş çıkartan,
Pervane kadınlar,
Merdane kadınlar.

Yüzölçümü ölçülemeyen,
Kendisiyle barışık kadınlar.

Sevdiği için ölen, öldürülen,
On dördüne basmadan kadın olan,
“Çam sakızı çoban armağanı” kadınlar.

Ev kadınları,
İş kadınları,
Kraliçe kadınlar,
Star kadınlar,
Çağın ayıbı töre kadınları,
Dünya kadınları...
Hem çoksunuz,
Hem yoksunuz...

21 Ocak 2006

15 Kasım 2016 Salı

Arguvan'dan Fazıl Say Geçti

ARGUVAN’DAN FAZIL SAY GEÇTİ

 
















Hüseyin BAŞARAN

Bana Fazıl Say kimdir diye sorsalar…
Gökkuşağını izlerken içimizden geçen duyguların yüzölçümüdür derim.
Karnı doymuş bir bebeğin yüzündeki mutluluktur.
Bir kelimeye bin anlam yükleyen bilgedir.
Şah Hatayi’nin, Pir Sultan’ın, Yunus Emre’nin torunudur Fazıl Say.
Sokrates’in yol arkadaşı, güneş cumhuriyetinin aşk elçisidir.
Kır çiçeklerini türküleştiren güzeller şahıdır.
Gün batımının kızıllığı,

“Padişah konmaz saraya
Hane mamur olmadan”


Diyenlerin sesidir, soluğudur.
Beydaba’nın 'Kelile ve Dimme’si, açmaya çalışan tomurcuğun sancısıdır.
Müziğin uzun soluklu sanatçısıdır Fazıl say.
İnsanı kucaklayan, bağnazlığı dışlayandır. Yaşar Kemal’in betimlemeleridir.
Baharı gönlünde taşıyanların kardeşidir.
Sevdanın ve erdemin yeryüzü temsilcisidir Fazıl Say.
Tuşları kardeş yapan ustadır.
Kanadı kırık serçenin yürek çarpıntısıdır.
Notaların içindeki incileri arayan usta avcıdır.
Maviyi en derin denizlerden, yeşili en kuytu ormanlardan toplayan gezgindir Fazıl Say.
Yedi renkli gülüşü çocuklardan ödünç alan ustadır.
Bana Fazıl Say’ı sorsalar; aşk gibi tek heceli ama uzun boylu güzelliktir derim.
Eğer bir toplum, evrimsel gelişimini geliştirmek istiyorsa Fazıl sayları tanımak zorundadır.
Eğer bir toplum, kültür devrimini gerçekleştirmek istiyorsa Fazıl sayları anlamak ve dinlemek zorundadır. …
İyi ki varsın sevgili Ustam!
İyi ki varsınız…
Saygılar…


Fotoğraf ve Kaynak: Süleyman Özerol

NOT: Fazıl Say'ın yazısı üzerine tıklarsanız büyür.

3 Kasım 2016 Perşembe

Yırtık Raziye

YIRTIK RAZİYE

Hüseyin BAŞARAN

        Menemen suratlı, dağınık ağızlı, bohça kılıklı kocasını kesiyordu. Yeşil gözlü, esmer, Çingene güzeli Yırtık Raziye, komşusu Fırıldak Ayşe’ye;
  “Kız, bu dünyaya niye geldik?” dedi.
          Fırıldak Ayşe; “Bilmem…”
“Öyleyse ben anlatayım da bil bakalım sonra.”
“Eee, anlat bakalım dilinin altında neler var bir görelim” dedi Fırıldak Ayşe.
Raziye sözcükleri çitileyerek anlatmaya başladı:
“Kıçımız yer görmesin, sırtımız sıcak yatağa değmesin, boğazımızdan sıcak lokma geçmesin diye…”
“Kız, bunları hangi mektepte öğrendin?”
Raziye, “Ne mektebi be “rosbi”? Sabahın alacasından akşamın körüne kadar sokakları tepiyorum. Kocam olacak o çadırla kahve arsında pişpirik dokuyor. Beni yalnız sokaklar, kaldırım taşları, çöp bidonlarının soğuk tavırları, sırtımdan inmeyen çuvallar iyi tanır. Ah, ah! Kıçımın iki yakasından akan terleri biriktirsem göl olurdu. Üzüntülerim, anlatsam, kravatlı beylerin dillerinden düşürmedikleri, “hüzün” müdür nedir, yurdunu terk ederdi. İçimde biriktirip de dışarıya vuramadığım sesleri bir çıkarsam Konya Ovasını kaplardı. Altı bebenin memelerimden emdikleri sütü toplasam bizim mahalleyi beslerdi. Beni en çok üzen, adam kılıklıların yanımdan geçerken burunlarını, apartmanların çatılarına uzatmaları... Kendilerini “çeri başı” sanırlar kıçımın kenar süsleri…
“Vay be!” dedi Fırıldak Ayşe; “Kız, sen okusan uzatmalı komutanı bile olurmuşsun vallahi tuh…”
“Daha bitmedi. Bu anlattıklarım gündüzün hikâyesi, bir de geceyi sor bana” dedi Raziye.
“Gece ne oluyor ki?” dedi Fırıldak.
“Yorgun argın dönersin eve, bebeleri doyurursun. Koca olacak muşmulanın sofrasını hazırlarsın, rakısını koyarsın. İkinci kadehi bitirinceye kadar gözlerimden akan uykunun huzursuzluğu etimi kemirir sanki. Bizim muşmula, üçüncü kadehi bitirir bitirmez; ‘Hadi be uyuşuk karı, bitir şu işi’ demez mi? Sopayla yatak arasındaki kararı çabuk vermek zorundayım. Beni ‘mal bulmuş mağribi’ gibi soyar. Bir çift güzel laf, şöyle ılık bir dokunma olsa gam yemem. Üstümde kendini Kırkpınar pehlivanı sanır sanki… Sara nöbetine yakalanmış hastalar gibi köpürürü ağzı. Derin vadilerimde petrol varmış gibi gider de gelir pezevenk… Kadın olarak görmez beni gözleri. Bizim kırat bile, beni görünce kişnemeye başlar. Pembe Fatma’nın oğlu kadar da olmayı bilmez köftehor. Karayağız delikanlı her gördüğünde; ‘Kız, sen tam benliksin, hem de yataklık, acırım sana’ der. Adam malın gözünü nasıl da bilir. Bizimki de işini bitirir bitirmez savaş kazanmış komutan edasıyla kalkar üstümden. Bedenime paslı çiviler saplanmış gibi olurum, utancımı içime gömerim. Şimdi anladın mı dünyaya niçin geldiğimizi?”
Fırıldak Ayşe, “Kız bunları Sinan Çetin’e anlatsan hemen film yapar. Sen de menşur olursun vallahi… Okumuşların çoğu senin bu anlattıklarını bilmezler bile…”
Raziye, “Kız, onlar her sokağın ayrı bir mektep olduğunu bilmezler. Gönlüm, saray gibi ama gezecek efendisi yok. Gözlerim, ormanları bile kıskandırır ama görecek yok. Aaah!
Dilimdeki kelimelerin düğümlerini çözecek bir kalem bulsam, Yırtık Raziye kimmiş o zaman görsünler beni” dedi ve gözlerinin yeşiline doğru yürüdü…

İstanbul, Ağustos 2000

16 Ekim 2016 Pazar

Havari ve Deli Derviş




HAVARİ VE DELİ DERVİŞ












Hüseyin BAŞARAN

İsa’nın bugünkü havarilerinden biri, Deli Derviş’e sorular yöneltiyordu:
“Ey baba erenler!
Bizler batının yazıya dökülen fakat ışığı yakalayamayan kalemleriyiz.
Sancılarımızın ateşi düşlerimizi köreltti.
Evrenin boyutlarına ulaştık ama bir tomurcuğu açtıramadık, açanları da geliştiremedik.
Sokaklarımız, kütüphanelerimiz, parklarımız kitaplar ve sanat eseri ile dolup taşıyor, yıldızlara uçuyoruz. Fakat geriye döndüğümüzde, yanımızda sadece güneşin sıcaklığı kalıyor...
Sularımız gemilerimizi yüzdürüyor ama bizi batırıyor…
Yıllardır doğuya merak sardım, sizler bir sözcük ile dünyayı dolaşıyor, bir bakışla insanı yedi kat göğe tırmandırıyorsunuz.
Bir tele binerce anlam yüklüyor, bir kazandan binlerce can doyuruyorsunuz.
'Mihrabımdır kaşlarının arası' dediğinizde sevdanın suları dalgalanıyor.
Bir cemde yüzlerce can dolaşıyor ama hepsi aynı postta oturuyor.
Nedir bu sırrın esrarı?
Deli Derviş, deminden bir yudum aldıktan sonra;
“Dayanabilirsen anlatayım” dedi.
Havari de, “Elbette hazırım erenler” dedi.
Deli Derviş;
“Önce bastığın toprağın kokusunu, erdemin tohumlarını, insanın sıcaklığını, sevginin yüreği ateşleyen kıvılcımlarını, geçmişten bugüne değin gönül fırınında pişerek kalıcılığın mihenk taşlarına dönüşen değerleri; gülün kokusunu, turnanın sesini, kanadı kırık serçenin yürek çarpıntılarını, sevda yorgunluğunun insanı güzelleştiren inceliğini yüreğinin değirmeninde öğüteceksin.
Yılların yorgunluğunu umursamayan Yunus’u düşüneceksin.
'Enel Hakk' diyen Hallacı Mansur’u,
Nesimi’nin ödün vermeyen acılarını duyacaksın.
Yol ve yordamın evrelerinden geçeceksin.
Mey’i eğlenmek için değil, güzelleşmek için içeceksin.
Bir sözün kitaplara sığmayan anlamlarını araştıracaksın.
Can’ı can’da görüp kapısını çalacaksın.
Destur verilirse yol ehli olanların verdiği lokmaları hazmedeceksin.
Bir türkü söyleyeceksin gönül telini titreten…
Bir gerçekten el tutup 'Enel Hakk' katına çıkacaksın.
Gönül dergâhında mihmanlar ağırlayacaksın...
Havari, eğilip niyaz eyledi.
Elinden el almak için yüreğini Deli Derviş’in ellerine bıraktı.
Derviş ayağa kalktı;

"Bu yolun deli sularına yeni girdin,
Can senin, yol insanın...
Gerçeklerin demi kılavuzun olsun”

Dedi…
Ekim 2000, İstanbul

30 Eylül 2016 Cuma

Güzel Kadın ve Orkinos Adam



GÜZEL KADIN VE ORKİNOS ADAM

Hüseyin BAŞARAN

Denizini inkâr etmeyen kumsalda yürüyordu, baharını yanında taşıyan güzel kadın. Günbatımının dağlara vuran duygusallığını seyrederken, ikindi gölgesi gibi düştü önüne, yemiş orkinosa benzeyen yaralı adam. Ne olup bittiğini anlayamamıştı…
Eğildi, ellerinden sıkıca tutup kaldırdı, ince kumların kenarına oturttu. Yaralarını temizleyip, yüzündeki ince teri elleriyle sildi. Adamın gözlerindeki incelik ve derinlik şaşkına çevirmişti kadını. Sanki kendinden bir parçaymış gibi davrandı. Orkinos adamı çözmeye çalışıyordu:
“Kimsin, nesin, nedir bu olup bitenler?” diye sordu. Adam:
“Bir zamanlar yatağına sığmayan ırmaklar gibiydim. Bir gün yüreğimdeki ormana bir kıvılcım düştü. Bütün yeşilliklerim yandı, kül oldu. Irmaklar kurudu. Rüzgâr fırtınaya dönüştü. Kendimi hırçın bir hortumun içinde buldum ve beni bu kumsala savurdu. “İşte benim öyküm.” dedi ve güzel kadının göz pınarlarındaki suyun berraklığına uzun süre baktı. Gözlerinin kamaştığını fark etti. “Şimdi nereye gidiyorum, hangi havayı teneffüs ediyorum, hangi yollardan yürümem gerektiğini bilmiyorum. Yaşamla uçurumun kesiştiği noktadan kurtulmak istiyorum, çözmeye çalışıyorum...”
Ve kafasını güzel kadının dizlerine koydu, derin bir nefes alarak bir süre uyudu. Kadın şımarık, güzel bir kızın tavırlarını omuzlarından atarak, saçlarını okşadı adamın. Sanki yüreğinde bir baraj vardı da kapakları açılmak için zorluyordu kendini. Bıçak sırtındaki cambazla hiçbir farkı kalmamıştı. Karun hazinelerini bulan bir definecinin çılgınlığı düşmüştü gönlüne. Elleri, kontrolden çıkmış, bir yay gibi uzanıp sıkıca tuttu adamın ellerini.
Artık barajın kapakları açılmıştı. Sular deli dalgalar gibi sürükledi Orkinos adamla güzel kadını başka bir kumsala...
Kadın yüreğinde ne kadar tomurcuk varsa serpti kumsalın üzerine. Can versin, renklensin, yıldız gibi parlasın, kırlangıçlar gibi uçsun... Yalnızlığında sığınabileceği bir kumsalı olsun istedi. Değirmen taşı gibi döndü, su yılanı gibi aktı. Çocuk olup oynadı, kadın olup sevdi adamı. Kadehine, adına sofra kurulan rakı oldu, yudum yudum içsin tadına varsın, rengini, kokusunu alsın, tanısın da büyüsün, gelişsin, kırmızı karanfil olup yüreğinde açsın istedi. Bir ömrü yollarına sermeye hazırdı artık.
Günler mevsimleri, mevsimler yılları kovaladı. Kadın; basit ama ince bir tavır, sıcak bir merhaba ya da seni seviyorum derken, bedeninde orta şiddette bir depremin belirtilerini görmek istiyordu.
Sabrın mihenk taşı gibi direndi zamanın hızlı akışına. Düşündükleri ve beklentileri kursağının teğetinden bile geçmedi. Çünkü adamın ayakları sevdanın yollarında sürekli tökezliyordu. İçindeki boşluk giderek karanlık bir mağaraya dönüşüyordu. Nemi, insanı üşüten bir mağaraya...
Güzel kadın; içinden geçenleri kalın bir merceğin altına koyarak gözden geçirmeye karar verdi. İçinden şiirsel bir anlatımın geçtiğini fark etti. Hızlı bir hamle yaparak yakaladı, dizeler orkinos adam için yazılmıştı sanki. Hem de tepeden tırnağa.
“Kurumuş yüreğinin yatağında akan ırmaklar, bir bitişin habercisi mi bu kuşlar? Ölüm sessizliğini yaşıyor kuşlar.”
Birden su kuşu gibi ürperdi. Derin bir sessizlikten sonra toparlandı, var gücüyle yüreğini avuçlarına aldı. Bir muhabbet ehlinin tavrı ile konuştu yüreğiyle ve dedi ki:
“Ey yüreğim! Sende sakladığım bir ölü var yıkadım, kefenledim, duasını yaptım ama bir türlü gömemiyordum.”
Yavaşça doğruldu, yaşamın renkli kapısına doğru yürüdü. Ne bilir sevdayı bana gülenler diyerek...


İstanbul, 2000