17 Mayıs 2024 Cuma

Hüseyin Başaran'ın ‘Mezirme’de Eskimeyen Yüzler’i

Hüseyin Başaran'ın ‘Mezirme’de Eskimeyen Yüzler’i

Süleyman ÖZEROL

Şiirle dokudum rüzgârımın kumaşını
Şiirle topladım, yağmurun kiremitteki ayak izlerini
Şiirle demledim yorgunluğumun çayını
Ve şiirle ürküttüm,
Korktuğum gecelerin esmer yüzünü.

***

Eskimeyen yüzleriniz kaldı bende koyaklardan,
Kır çiçeklerinin dalından topladığım.
Mezirme’nin dar sokaklarında yakaladım sesinizin rengini.


Hüseyin Başaran'ın Nuriye Başaran ile birlikte yayına hazırladığımız ‘Mezirme’de Eskimeyen Yüzler’ kitabı yayınlandı. 128 sayfalık kitabın kapağını da kendim düzenledim. Arka kapakta Nurullah Erol'un çekmiş olduğu Ballıkaya fotoğrafı ile şiir alıntısı yer aldı.

Nuriye Başaran ve Naciye Erol'un Sunusu

Bu kitapta yer alan kişilerle ilgili anlatımlar kısa da olsa yeni kuşakların büyükanne ve dedelerinin kişisel özelliklerini lakaplarını öğrenmeleri açısından bir belge niteliği taşımaktadır.
Şiirsel nitelikteki yazıları okurken kimi zamanı hüzün, kimi zaman özlem, kimi zaman da gururlandığımız bölümler sizi günümüzden alıp çok eskilere götürecektir.
Bizim de çocukluğumuzun birlikte geçtiği birçok kişi var. Ancak bunlardan birini, dedemiz Eyüp Kutlu’yu (Namı diğer Hacanın Ayıp, sevgili annemizin babası) tanımak isterdik. Hümanist ve birleştirici kişilik ve daha niceleri...
Hepsini saygı ve sevgi ile anıyoruz.

Kendi Kaleminden Hüseyin Başaran

7 Mayıs 1950 tarihinde Hekimhan’ın Ballıkaya köyünde doğmuşum. Çocukluğum; toprağın ve doğanın iç dünyasındaki armonik yapıyla iç içe geçti. Ozan Dedem Âşık Yusuf Başaran ve Babam Mustafa Başaran’ın deyişleri, nefesleri, tevhitleri, semahlarıyla büyürken, Pir Sultan’ı, Hatayi’yi, Yunus’u, Karacaoğlan’ı, Nesimi’yi, Dertli’yi tanıdım. Hem ibadetinde hem de muhabbetinde yaşamın ayrılmaz bir parçası olan bağlama (sarı turna) çocukluğumdan beri gönül tahtımın teklifsiz konuğu oldu.
İlkokul, ortaokul, öğretmen okulu, müzik bölümünden geçtikten sonra kardeşlerimle beraber altı yıl Ruhi Su Korosuna devam ettik. Daha sonra Hocam Jirair Aslanyan’dan on bir yıl şan eğitimi aldım.
Müziğin yanında şiire olan tutkum yanımdan hiç ayrılmadı. Şiiri; dilin, yaşamın ve kültürün deli rüzgârı olarak gördüm. Bendeki beni bize çeviren insan sıcaklığı olarak algıladım.

Şiirle dokudum rüzgârımın kumaşını
Şiirle topladım, yağmurun kiremitteki ayak izlerini
Şiirle demledim yorgunluğumun çayını
Ve şiirle ürküttüm,
Korktuğum gecelerin esmer yüzünü.


Yaşamımı; konserler, konferanslar, şiirler, öykülerle birlikte sürdürdüm. İyi ki varlar. Yozluğun kulaç attığı günümüzde onlardan daha sadık bir dost düşünmüyorum...

Hüseyin Başaran Üzerine

"Eskimeyen yüzleriniz kaldı bende koyaklardan,
Kır çiçeklerinin dalından topladığım.”


7 Mayıs 1950 tarihinde Hekimhan’ın Ballıkaya köyünde doğdu. Annesi Zehra Başaran, babası Mustafa Başaran’dır. Altı kardeşin en büyüğüdür.
İlkokulu Ballıkaya’da, öğretmen okulunu Diyarbakır’da (Dicle İlköğretmen Okulu) okudu. Van, Hatay, İstanbul’da öğretmenlik yaptı, 1995 yılında emekli oldu. Uzun süre İstanbul’da yaşadı. Daha sonra yılın çoğu zamanını Ballıkaya’da geçiriyor.
Şiir yazmaya ilkokul dördüncü sınıfta başladı. Sevda ağırlıklı olmak üzere her konuda şiiri var. Şiir dili ve yapısı konusunda Sevim Kâhyaoğlu (Edebiyat Öğretmeni) ve Cihat Demirel (Yapımcı-Şair) kendisine yardımcı oldu. Altmışlı yetmişli yıllarda yazdığı ölçülü şiirlerinde, kendisinin aldığı Devrimi takma adını kullandı.
1976 yılında Sıcak Güneş adlı şiir kitabını bastırdı. Kitabın basımında Remzi İnanç destek oldu. Başaran, şiirlerini bağlaması ile çalıp söyleyerek seslendirdi; ses kaseti Zeki Göker’in, ‘Yeniden Doğarız Ölümlerde’ adlı oyununun müziği olarak kullanıldı. Kitaptan dolayı yargılandı ve berat etti.
Anadolu’dan adlı dergide kendisi ile söyleşiler yapılarak şiirleri yayınlandı. Ancak bir süre şiirden uzak kaldı. Doksanlı yıllarda TÖMER Türk Dili’nde, Arguvan Olgusu dergilerinde bazı şiirleri yayınlandı (1992-1994). Arguvan Yolu dergisinde yayınlanan “Kaybettiklerimiz” adlı şiiri ilgi gördü.
Dedesinden ve babasından bağlama, öğretmen okulunda flüt, eğitim enstitüsü müzik bölümünde piyano çalmasını öğrendi. Ancak piyano çalmasını daha sonra ilgilenmediğinden unuttu.
Radyo ve televizyon programları ile konserlerde çalıp söyledi. Bağlamaya, özellikle de dede sazına ağırlık vererek kendi yapıtları dışında dedesi ve babasının çalıp söylediği yapıtları seslendirmeye başladı. Hollanda, İsviçre, Yunanistan, Almanya, İngiltere gibi Avrupa ülkelerinde sahneye çıktı. 1995 yılında ‘Mendil Sallarım Güne’ adıyla kaset doldurdu.
Şiirin yanında öykü de yazan Başaran, hat sanatı ve taşıl (fosil) koleksiyonculuğu ile ilgilenmektedir. Yerel söz ve deyimlere önem vermekte, edebiyat, sanat ve yaşamla ilgili güzel söz ve yazıları bir araya toplamaktadır. Ballıkaya köyünden Zeynep Yalçın’ın (Hasinin Zeynep), “Güzel söz gönül yaylasıdır” sözü ile H. Veldet Velidedeoğlu’nun “Söz yaylasını bulmalı” sözlerinin ne kadar güzel örtüştüğünü belirtir. ‘Sıcak Güneş’ kitabında ‘Ballıkaya’ adıyla yer alan ve çevrede ‘Bizim Köy’ olarak tanınan şiir-türküsü ‘Ballıkaya’yı yetmişli yıllarda tanıtan güzel bir şiiridir.
Yaşamını İstanbul’da, Ankara’da ve Ballıkaya’da sürdürmekte olup, kültürel etkinliklere, televizyonlarda halk müziği ile ilgili programlara katılmıştır. Bazı yazı ve şiirlerini çıkardığım Hekimhan dergisinde yayınladım.
Ballıkaya’da iz bırakan kişileri anlattığı, kız kardeşi Nuriye Başaran’ın 2006 yılında dosya haline getirip gönderdiği şiirlerini, Ballıkaya’da kendisi ile birlikte ‘Mezirme’de Eskimeyen Yüzler’ adıyla kitap bütünlüğünde hazırladım.
Bunları 2007 yılında Ballıkaya’da kendisinden derlediğim özgeçmişini derli toplu bir biçimde sunarken yazmıştım. 2015 yılında da kapak hazırlamıştım. Ancak bugün, ‘Mezirme’de Eskimeyen Yüzler’ Nuriye Başaran ve Naciye Erol’un maddi ve manevi katkıları ile kitap bütünlüğüne kavuştu ve elinizde…

‘MEZİRME’DE ESKİMEYEN YÜZLER’DEN BİRKAÇ ÖRNEK

İsmik (İsmail Erol)


Kimler anladı seni,
Kim çözebildi ki
Bazen, bulutsuz yağmur olurdun.
Esprinin dalında.
Yüzünde hüzün vardı
Geçmişten kalan…
Nurullah’ın çektiği fotoğrafta
Rakı keyif çatıyordu
Belpınar’da
Kim bilir?
Belki senden izler kalmıştır;
Balı Kızı’nda…


Yüz kuruşunu paylaşmıştın benimle,
Hekimhan’da, helva tadında…
O helva ki.
Gecelerimizin rüyasıydı.
Pekmez varken neleri özlemişiz,
Yokluğun dünyasında.
Kalemim, iki göz, iki çeşme,
Hüseyin Emmi’me
Sarı Bibi’me selam söyle…

Berber İsmet (İsmet Yalçın)

Makasla tıraş makinesi onun elinde,
Yumurtalar, cebimizdeydi.
Önce yumurta,
Sonra üç numara,
Borca mı?
Asla!
Bir ömür çürüttü Yazır’da
Adı yaşamaksa…
Eşeğin sırtında
Şövalye gibi durduğunu bilirim
Sonra düştüğünü.
Hey gidi çocukluğum!


Happoğ (Fatma Fırat)

İstanbul’da Kızkulesi
Mezirme’de Happoğ Bibi
Dilinde nar rengi sözcükler,
Yüreğinde insan sevgisi…
Happoğ kadın değil,
Kadını aşan varlık.
Ama
Yakasını bırakmadı yokluk.
İçinde ırmaklar akan.
Cümük Emmi’me ters bakan
Hayatın yıldız kümesi,
Doğanın vergisi kadın efsanesi…


Ölü Kuru (Zöhre Uçar)

Okulsuz köy ebesi,
Onlarca çocuğun can annesi…
Adı “Ölü Kuru” olarak kaldı.
Kimler anladı?
Kimler adını andı?
Onu düşünürken
Aklıma çocukluğum geldi.
Nasıl doğduk, nasıl büyüdük?
Ancak o bilir.

İyi ki vardın.
Sen olmasan kim dindirecekti,
Anaların sancısını.
Biz nasıl görürdük bu günü?


Aşey’in Oğlu (Hüseyin Kutlu)

Bilirim,
Yoksulluk zulümdür!
Hüseyin amca!
Astım ölüm değildir,
Her gün ölümden beterdir,
Paranın kuruşu:
Senin için koca bir dünyaydı.
Ama senin yüreğin:
Yoksulluğu aşan sevdaydı.

12 Mayıs 2019 Pazar

Bekle İstanbul!


Bekle İstanbul!

Bekle İstanbul!
Her şey çok güzel olacak
Kılıç kınında gül açacak
Zemheride gelincik
Ürkek kaldırımlar konuşacak
Sokrates Karacaoğlan ile halay çekecek
Adaletin kantarı gül olacak
Gülü gül ile tartacak

Hüseyin BAŞARAN
Ankara, 10 Mayıs 2019

13 Aralık 2018 Perşembe

Ses


SES

Hüseyin BAŞARAN

İki kişilik yalnızlığınızı yaşarken, bir ses yürür içinizde. Ne zaman arayacak diye kıvranır durursunuz. Kulaklarınız tetiktedir, yüzünüz telefona dönük. Bu ses, içinizdeki buzulları eritir. Yüreğinizdeki dağları oynatır yerinden. Çünkü gücünü aşktan alır. Yalnızlığınızı saran duvarlar, bir anda yıkılıverir. Oturduğunuz koltuk sallanmaya başlar, ayaklarınız yerden kesilir. Kanat açmış kırlangıç gibi pike yapar bedenine. 
Bu ses, kendi ırmağında alır duşlarını.  Kendi kırlarında yetiştirir çiçeklerini. Yaşamında her gün yeniş bir mevsim yaratır. Diline yeni renkler üretir.
“Dil içinde dil arıyorum, dilini çözmek için” diye seslenir sevdiğine. Bu ses, yalnızlığın perdesini açar, gönlünüz aydınlanır. Su serper yanan yüreğinizin koruna, gökyüzünün mavi ışıklarını doldurur avuçlarınıza. Üzerinizdeki siyah bulutlar beyaza dönüşür. Düşlerinizi sıcak koylara yelken açtırır. Yeşilin tonlarında gezdirir gözlerinizi.
İçinizdeki ‘ben’ kabuğunu gizlenen salyangoza dönüşür, ürker çirkinliğinden. Yeni bir yaşama adım atar içinizdeki çocuk. Oyuncaklarını toplar, çocuk bahçesine götürür. Salıncaklarla konuşur, kaldıraçlarda havalandırır düşlerini.
Yalnızlık, duvarlarla baş başa kalır. Tutunacak dal arar. Ama korkularını yine size saklar

24 Ocak 2001



6 Kasım 2018 Salı

Aramızdaki Fark Tek Harf




ARAMIZDAKİ FARK BİR HARF

Hüseyin BAŞARAN

“Deli” uzun süre devam eden suskunluğunu bozdu. “Veli”ye karşı günbatımının hazırladığı çilingir sofrasında;
“Bizler, kendimize özgü bir evren yarattık. İçinde dünyanın aktı kuralları asla barınamaz. Yollarımız, caddelerimiz, arabalarımız yok. Dağlar ova, vadiler asfalttır bize. Her kır çiçeği koca bir gül bahçesi gibidir bizim için. Bir yudum mey, tepeden tırnağa temizler bizi. Gönüllerimiz, uçsuz bucaksız bir derya gibidir. Gönlümüz dergâhtır, girmesini bilene. İnsan, sevgidir bizim için. Ama sevmeyi yüreklerinde taşıyanlarladır bizim işimiz.
Bizler, gücümüzü sınırsızlığın eğrisinden alırız. Yıldızların geceye meydan okuyan seslerinden… Bizleri yararsız birer eşya gibi gördünüz sürekli. Dünyalılar gibi, canlı cansız hiçbir şeye zarar vermedik bugüne dek. Bu da bir hizmet değil midir, yaşlanan dünyamıza?
Yüreklerimizdeki yaşama sevinci ve coşkusu bizleri çileden çıkardı. Buda, Beydaba, Tagore, Şaman dediğiniz güzellikler ceplerimizdeydi. Biz saçtık onarlı dünyanıza, bunarlı hissetmeden, görmeden, Kafdağı’nın tepsine oturmuş laf atıyorsunuz bizlere. Bizler, yıkamadan arıtmadan söylememe ilkesine bağlıyız.
Paçalarında söz kırıntıları taşıyanlar, kendilerini büyük kalem erbabı sanıyor. Oysa bizim bir dilimiz, bin kelamımız var. Yokuşa sürülen yorgun deve bile anladı da şu ıslak düşlerine sünger çeken dünyalılar anlayamadı bizleri. Oysa bizleri anlamak, yaşamı çözmektir.
Veli; “Ey İnsan-ı Kamil’in doruk noktası, bizler sizlerden farklı değiliz. Aramızda yalnız bir harf oynar. Hepsi bu kadar” dedi.

14 Mayıs 2018 Pazartesi

Seksek Oynayan Kadın Yaşar Seyman

Seksek Oynayan Kadın;Yaşar Seyman


Hüseyin BAŞARAN

Ben yargıç olsaydım; şiirin ayak izlerine bekçi yapardım Yaşar Seyman’ı…Karacaoğlan türküleriyle nişanlar, Fırat’ın coşkun sularına sevda kayığı yapar, Kız Kulesi’ne sağdıç atardım.Ben yargıç olsaydım; türkülerin duyarlılığı ile gökkuşağına gecekondu yapıp, oraya hapsedip, yıldızlarla seksek oynatırdım.Ben yargıç olsaydım; kilim nakışlarına ilmek, Ruhi Su’nun türkülerine sürgün ederdim Seyman’ı…
Ben yargıç olsaydım; kırlangıç yuvalarına su taşıtıp, Pikasso’nun mezarından bir demet buğday başağı getirtirdim Seyman’a…Togore’nin kaleminden akan hayat suyundan içip, “Bir kaşık sudan anaforlar oluşturacaksın” derdim.Yargıç olsaydım; kadınlardan oluşan yeni bir cumhuriyet kurup, çocuklara yirmi dört saat ninni söyleyeceksin derdim Seyman’a.Yetkim olsaydı; akşam yemeğini Yunus Emre’nin diliyle yapıp, ekin biçip, sıra türküsü söyleyeceksin derdim.Yetkim olsaydı; Kafka’nın kütüphanesine yel değirmeni olup, Kibele’nin bilgeliğiyle donanacaksın derdim Seyman’a.Ben yargıç olsaydım; insansızlıktan ölen zencilerin mezarlarına birer deste karanfil bırakıp, bağlamanın tellerine tezene olacaksın derdim Seyman’a.Karnı doymuş bir bebeğin gülüşünü ıhlamur kokusuna sarıp, günde bir kez Neruda’ya göz kırpıp, Zap Suyunun üzerine asma köprü olup, Denizlere selamımı ileteceksin derdim Seyman’a.Yargıç olsaydım; yazılarında hem sabuna hem suya dokunup, “İnsan-ı kâmillerin eteğini bırakmayacaksın” derdim.Yargıç olsaydım; kanın sudan ucuz olduğu ülkeleri bana bildirip, Hallacı Mansur’a selamımı ileteceksin derdim Seyman’a.Çocuklara keklik sekişinden, turna sesinden, bülbül avazından oluşan senfonik bir şiir yazacaksın derdim Seyman’a.
Yetkim olsaydı; Yaşar Kemal’in betimlemelerini kolye yapıp, ıslak şemsiyesinin altında toprağına ağlayan yağmurun gözyaşlarını sileceksin derdim Seyman’a.Mecusi ateşinden karanlık kafalara ışık saçıp, Şah Hatayi’nin; “Pişir pişir söyle sözü/Arasında ham bulunur” dizelerini politikacılara ders kitabı olarak okutacaksın derdim Seyman’a.Kurşunun elbet bir gün kalem olup şiir yazacağını not alıp, “Fırat’a Mektuplar”ın gün gelecek bebelerin al yanaklarında tomurcuğa duracağını cümle âleme duyuracaksın derdim Seyman’a.Yargıç olsaydım; Bak! Havası Avrupa, yüreği Anadolu kokan kadın; söylediklerimin tümü kanun maddesidir. Ayağını ona göre denk al derdim Seyman’a...

Kalemin daim olsun ses sek oynayan kadın…

Ballıkaya, 4 Ekim 2017

29 Ocak 2018 Pazartesi

İçimdeki Çocukluk


















İçimdeki Çocukluk

Gün batımını okuyan ozandır.
Yağmurun kiremitlerdeki yak izlerini toplamaktır.
Sularına boğulan göllerde kulaç atmaktır.
Ruhu gönül terazisinde tartmaktır.
Yönü belli olmayan esrik bir rüzgârdır.
Yürekteki oyuncakçı dükkânlarının yirmi dört saat açık kalmasıdır.
Düşlerdeki notaların şarkıya dönüşmesidir.
Dört mevsim iğde kokusudur.
Şiirsel anlatımın tadıdır.
İkinci dildir.
Açmaya çalışan tomurcuğun sancısıdır.
Dil altında ıslanmayan sözlerdir.
Mevsimleri özetleyen göçmen kuşların kanat izleridir.
Bakışlarını gözlerine perde yapanlardan uzak durmaktır.
“Doksan bin avazın, ününü içinde”
Sevgilinin sesini tanımaktır.
Ölümden zaman çalıp, yaşama katmaktır.



Ballıkaya, Ağustos 2006 

28 Ağustos 2017 Pazartesi

Sen Olmazsan

Ali Balkız'a Şiir Okurken


28 Ağustos 2017, Pazartesi...
Köyüm Ballıkaya'dayım 17 Haziran 2017 tarihinden beri...
Torunum Bulut ile Havuzbaşı Mangal Restoran'a gittik. Hüseyin Başaran orada idi. Bir süre sohbet ettik. Şair Pakize Altan'ı aradım, ulaşamadım. Hüseyin Başaran, yazar Ali Balkız ile konuştu, Celal Ülgen'in "Sen Olmazsan" şiirinden dizeler okudu.
Şiirin tamamını paylaşıyorum...


Sen Olmazsan

Sen olmazsan
Maviler ölür.
Dudaklarım tuz denizi...
Sen olmazsan
Kurumuş ağaç gövdesiyim yapraksız
Yararı yok gölgemin
Ne kuşlara barınak
Ne direncim fırtınalara
Dingin sular uykusunda gemilerim alabora
Gizlenir yağmur sonu gökkuşakları
Bulanık sisler arkasına...
Sen olmazsan
Toprak kokmaz
Değişir rengi yaprakların
Kuşlar dilini unutur gizemli ötüşlerde.
Sen olmazsan
Gözlerim Akdeniz güneşinde çarmıha gerilir
Akbabalar sevişir gökyüzünde...
Kalem tutmaz ellerim / Ellerim öksüz...
Bilirim şiirim olmaz...