3 Kasım 2016 Perşembe

Yırtık Raziye

YIRTIK RAZİYE

Hüseyin BAŞARAN

        Menemen suratlı, dağınık ağızlı, bohça kılıklı kocasını kesiyordu. Yeşil gözlü, esmer, Çingene güzeli Yırtık Raziye, komşusu Fırıldak Ayşe’ye;
  “Kız, bu dünyaya niye geldik?” dedi.
          Fırıldak Ayşe; “Bilmem…”
“Öyleyse ben anlatayım da bil bakalım sonra.”
“Eee, anlat bakalım dilinin altında neler var bir görelim” dedi Fırıldak Ayşe.
Raziye sözcükleri çitileyerek anlatmaya başladı:
“Kıçımız yer görmesin, sırtımız sıcak yatağa değmesin, boğazımızdan sıcak lokma geçmesin diye…”
“Kız, bunları hangi mektepte öğrendin?”
Raziye, “Ne mektebi be “rosbi”? Sabahın alacasından akşamın körüne kadar sokakları tepiyorum. Kocam olacak o çadırla kahve arsında pişpirik dokuyor. Beni yalnız sokaklar, kaldırım taşları, çöp bidonlarının soğuk tavırları, sırtımdan inmeyen çuvallar iyi tanır. Ah, ah! Kıçımın iki yakasından akan terleri biriktirsem göl olurdu. Üzüntülerim, anlatsam, kravatlı beylerin dillerinden düşürmedikleri, “hüzün” müdür nedir, yurdunu terk ederdi. İçimde biriktirip de dışarıya vuramadığım sesleri bir çıkarsam Konya Ovasını kaplardı. Altı bebenin memelerimden emdikleri sütü toplasam bizim mahalleyi beslerdi. Beni en çok üzen, adam kılıklıların yanımdan geçerken burunlarını, apartmanların çatılarına uzatmaları... Kendilerini “çeri başı” sanırlar kıçımın kenar süsleri…
“Vay be!” dedi Fırıldak Ayşe; “Kız, sen okusan uzatmalı komutanı bile olurmuşsun vallahi tuh…”
“Daha bitmedi. Bu anlattıklarım gündüzün hikâyesi, bir de geceyi sor bana” dedi Raziye.
“Gece ne oluyor ki?” dedi Fırıldak.
“Yorgun argın dönersin eve, bebeleri doyurursun. Koca olacak muşmulanın sofrasını hazırlarsın, rakısını koyarsın. İkinci kadehi bitirinceye kadar gözlerimden akan uykunun huzursuzluğu etimi kemirir sanki. Bizim muşmula, üçüncü kadehi bitirir bitirmez; ‘Hadi be uyuşuk karı, bitir şu işi’ demez mi? Sopayla yatak arasındaki kararı çabuk vermek zorundayım. Beni ‘mal bulmuş mağribi’ gibi soyar. Bir çift güzel laf, şöyle ılık bir dokunma olsa gam yemem. Üstümde kendini Kırkpınar pehlivanı sanır sanki… Sara nöbetine yakalanmış hastalar gibi köpürürü ağzı. Derin vadilerimde petrol varmış gibi gider de gelir pezevenk… Kadın olarak görmez beni gözleri. Bizim kırat bile, beni görünce kişnemeye başlar. Pembe Fatma’nın oğlu kadar da olmayı bilmez köftehor. Karayağız delikanlı her gördüğünde; ‘Kız, sen tam benliksin, hem de yataklık, acırım sana’ der. Adam malın gözünü nasıl da bilir. Bizimki de işini bitirir bitirmez savaş kazanmış komutan edasıyla kalkar üstümden. Bedenime paslı çiviler saplanmış gibi olurum, utancımı içime gömerim. Şimdi anladın mı dünyaya niçin geldiğimizi?”
Fırıldak Ayşe, “Kız bunları Sinan Çetin’e anlatsan hemen film yapar. Sen de menşur olursun vallahi… Okumuşların çoğu senin bu anlattıklarını bilmezler bile…”
Raziye, “Kız, onlar her sokağın ayrı bir mektep olduğunu bilmezler. Gönlüm, saray gibi ama gezecek efendisi yok. Gözlerim, ormanları bile kıskandırır ama görecek yok. Aaah!
Dilimdeki kelimelerin düğümlerini çözecek bir kalem bulsam, Yırtık Raziye kimmiş o zaman görsünler beni” dedi ve gözlerinin yeşiline doğru yürüdü…

İstanbul, Ağustos 2000

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder