Menemen suratlı, dağınık ağızlı, bohça kılıklı kocasını kesiyordu. Yeşil gözlü, esmer, Çingene güzeli Yırtık Raziye, komşusu Fırıldak Ayşe’ye;
“Kız, bu dünyaya niye geldik?” dedi.
Fırıldak Ayşe; “Bilmem…”
“Öyleyse ben
anlatayım da bil bakalım sonra.”
“Eee, anlat
bakalım dilinin altında neler var bir görelim” dedi Fırıldak Ayşe.
Raziye
sözcükleri çitileyerek anlatmaya başladı:
“Kıçımız yer
görmesin, sırtımız sıcak yatağa değmesin, boğazımızdan sıcak lokma geçmesin
diye…”
“Kız, bunları hangi
mektepte öğrendin?”
Raziye, “Ne
mektebi be “rosbi”? Sabahın alacasından akşamın körüne kadar sokakları
tepiyorum. Kocam olacak o çadırla kahve arsında pişpirik dokuyor. Beni yalnız
sokaklar, kaldırım taşları, çöp bidonlarının soğuk tavırları, sırtımdan inmeyen
çuvallar iyi tanır. Ah, ah! Kıçımın iki yakasından akan terleri biriktirsem göl
olurdu. Üzüntülerim, anlatsam, kravatlı beylerin dillerinden düşürmedikleri,
“hüzün” müdür nedir, yurdunu terk ederdi. İçimde biriktirip de dışarıya
vuramadığım sesleri bir çıkarsam Konya Ovasını kaplardı. Altı bebenin
memelerimden emdikleri sütü toplasam bizim mahalleyi beslerdi. Beni en çok
üzen, adam kılıklıların yanımdan geçerken burunlarını, apartmanların çatılarına
uzatmaları... Kendilerini “çeri başı” sanırlar kıçımın kenar süsleri…
“Vay be!” dedi
Fırıldak Ayşe; “Kız, sen okusan uzatmalı komutanı bile olurmuşsun vallahi tuh…”
“Daha bitmedi.
Bu anlattıklarım gündüzün hikâyesi, bir de geceyi sor bana” dedi Raziye.
“Gece ne oluyor
ki?” dedi Fırıldak.
“Yorgun argın dönersin
eve, bebeleri doyurursun. Koca olacak muşmulanın sofrasını hazırlarsın,
rakısını koyarsın. İkinci kadehi bitirinceye kadar gözlerimden akan uykunun
huzursuzluğu etimi kemirir sanki. Bizim muşmula, üçüncü kadehi bitirir
bitirmez; ‘Hadi be uyuşuk karı, bitir şu işi’ demez mi? Sopayla yatak
arasındaki kararı çabuk vermek zorundayım. Beni ‘mal bulmuş mağribi’ gibi
soyar. Bir çift güzel laf, şöyle ılık bir dokunma olsa gam yemem. Üstümde
kendini Kırkpınar pehlivanı sanır sanki… Sara nöbetine yakalanmış hastalar gibi
köpürürü ağzı. Derin vadilerimde petrol varmış gibi gider de gelir pezevenk…
Kadın olarak görmez beni gözleri. Bizim kırat bile, beni görünce kişnemeye
başlar. Pembe Fatma’nın oğlu kadar da olmayı bilmez köftehor. Karayağız
delikanlı her gördüğünde; ‘Kız, sen tam benliksin, hem de yataklık, acırım
sana’ der. Adam malın gözünü nasıl da bilir. Bizimki de işini bitirir bitirmez
savaş kazanmış komutan edasıyla kalkar üstümden. Bedenime paslı çiviler
saplanmış gibi olurum, utancımı içime gömerim. Şimdi anladın mı dünyaya niçin
geldiğimizi?”
Fırıldak Ayşe,
“Kız bunları Sinan Çetin’e anlatsan hemen film yapar. Sen de menşur olursun
vallahi… Okumuşların çoğu senin bu anlattıklarını bilmezler bile…”
Raziye, “Kız,
onlar her sokağın ayrı bir mektep olduğunu bilmezler. Gönlüm, saray gibi ama
gezecek efendisi yok. Gözlerim, ormanları bile kıskandırır ama görecek yok.
Aaah!
Dilimdeki
kelimelerin düğümlerini çözecek bir kalem bulsam, Yırtık Raziye kimmiş o zaman
görsünler beni” dedi ve gözlerinin yeşiline doğru yürüdü…
İstanbul, Ağustos 2000

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder