24 Aralık 2016 Cumartesi

Taşların Dili, Tarihin Çığlığı

TAŞLARIN DİLİ, TARİHİN ÇIĞLIĞI


Sayın Malatya Valiliğinin, Sayın Malatya Belediye Başkanlığının, Sayın İl Müze Müdürlüğünün, Sayın Hekimhan Kaymakamlığının, Sayın Hekimhan Belediye Başkanlığının, Sayın Malatya’da görev yapan tarih öğretmenlerinin dikkatine!


Sessizliklerini düşlerinde saklayan taşlar; bir yapının duvarlarında, bir çeşmenin ya da bir köprünün kemerlerinde, bir sokunun derinliklerinde, bir heykelin anlamlı bakışlarında, bir mezarın bilinmeyen suskunluğunda, bir değirmenin şakşakısında, bir sarayın ya da kalenin görkeminde, bir maserenin yarmalarla sevişmesinde, el taşının sıra türkülerinde, köşelerin gücünde, bir sapanın gerilen lastiğinde, su kanallarının coşkusunda, bir mağaranın gizeminde, cilalı taş ve yontma taş devirlerinin kültür dokusunda bozarlar sessizliklerini..
Yaşamın kanaviçesidir taşlar. Bir kilimin nakışları, bir yazının öyküsünün alın teridir taşlar. Hacıbektaş’ta Deliklitaş’tır, ibadethanelerde mihraptır taşlar. Kâbe’de “Hacer’ül Esved’tir. Güzel muhabbetin savaşında Ebabil kuşlarının silahlarıdır taşlar. Bir güzelin gerdan süsüdür. Bir tespihin taneleri, bir lülenin tiryakisi, dokuztaş oyununun damaları, kuvvetin simgesi, zileker oyununda nişangâh, kanyonların doğal güzelliği, sütunların akıl almaz görkemi, İstanbul’un fethinde mancınık mermileri. Dağ keçilerinin, kartalların, kırlangıçların ev sahibi... Kuyuların duvarları. Karayollarının mıcırları. Kuma dönüşerek pencerelerin takısı camların efsanesi, gâhî çıralık, gâhî soba altı, gâhî bir inancın mihengi;

“Tut da kara taştan tut.”

Gâhî bir sözdeki benzetme;

“Al sana bir kaya...”

Gâhî bir deyimin içeriği;

“Taşı gediğine koymak.”

Gâhî yosunların sıcak yatağı...
Gâhî güzel kekliklere pusu kuran bir evsin.
Gâhî bir volkanın can alıcı bombaları...
Gâhî bir türkünün dize sözcükleri...

“Su da gelir taşa değer
Kirpiklerin kaşa değer”
“Şu dere baştanbaşa
Atlarım taştan taşa”

Ya da koca Pir Sultan’ın seslenişi;

“Şu ellerin taşı hiç bana değmez
İlle dostun gülü yaralar beni”

Suskunluğun ifade biçimi;

“Taştan su çıkıyor da adamdan çıkmıyor.”

“Suyun taşı delmesi gücünden değil sürekli akmasındandır.”

Bir merdivenin süslü basamakları, bir odanın tırabzanları, bir şöminenin alev coşkusu...
Pir ardıçların salkım saçları, şeytanın hac dönemi korkusu...
Bazen ağır bir beddua;

“Benim kadar başına taş düşe.”

Bazen de kırk haramilerin esrarlı kapısı,

“Açıl susam açıl.”
Ve yaşamın kaynağı toprağın anası, atası...
Ve de sessizliğin içerisindeki ses fırtınası...

* * *
Kadeş Antlaşması gibi tarihi bir dönüm noktasına tanıklık yapan bir taş da Hekimhan’ın Boğazgören (Çırzı) köyünde gözlerimizin içine bakıyor. Antlaşmanın yazıldığı taş siz beni ölüme terk ettiniz diye haykırıyor. Sizler benim tanıklığımı görmezlikten geldiniz diyor. Yaralarımı ne zaman saracaksınız diye bekliyor. Beni at üzerinde kilometrelerce yolu kat edip bulanlara, belgeleyenlere neler söyleyeceksiniz, diye kulakları yetkililerin ses tonlarına odaklamış. Dünyada hiç bir ülkeye kısmet olmayan tarihi bir olguya, dokuya ne zaman sahip çıkacağımızı merak ediyor.
Yıllardır yağmalanan değerlerimizin çoğunu kaybettik. Hiç olmazsa burnumuzun dibinde, gözlerimizin önündeki bu belgeye sahip çıkalım. Evet, beyler! Bu belgeye sahip çıkmak, geçmişimize ve geleceğimize sahip çıkmaktır. İnsana sahip çıkmaktır. Kültürümüze sahip çıkmaktır. Bu belgeye sahip çıkmak; Çırzı’ya, Hekimhan’a, Malatya’ya ve Türkiye’ye sahip çıkmaktır. İçimizden gürleyecek bir Battal Gazi aranıyor...
“Halep orada, arşın burada...”
“El gövdede kaşınan yeri bilir.”
“Meydan çok ama pehlivan uykuda...”

Saygılarımla...


Ballıkaya, 2007

Malatya Yorum gazetesinde yayınlandı. Zamanın müze Müdürü İsmet Esen ilgilendi ve kamuoyuna da bilgi verildi.

1 Aralık 2016 Perşembe

Kadın Portreleri


KADIN PORTRELERİ/Kadın Çerçeveleri

Çizim: S. Özerol












Hüseyin BAŞARAN

Düş gezgini, aşk gezgini,
Ön sezgili kadınlar.
Erkekleri bakışlarıyla soyup,
Sekste sınır tanımayan kadınlar.
Sevişirken uçurtma takan,
“Leb demeden leblebiyi anlayan”
Muhabbette, sofraya anlam yükleyen kadınlar.

Zarafette simge olan,
Bakışlarını gözlerine perde yapmayan,
Yaşama, çatıdan bakan,
Beden dilini konuşturan,
Bir kaşık suda fırtınalar kopartan,
Yatak odalarını düşleriyle süsleyen,
Sözlerini, güneşte yıkayıp, yağmurda kurutan kadınlar...

Yürüyüşlerinde bile meymenet olmayan
Duygularını çeyiz sandığında unutan,
Ispanakla, çiçek arasında tercih yapamayan kadınlar.

Rüzgâra gülüp, fırtınayı ceplerinde taşıyan,
Gelgitleri karada da oluşturan,
Ruh bütünlüğünü yaşam çizgisinde coşturan,
Acılarını yürek değirmeninde öğüten kadınlar...

Düz çizgide kısır döngüleri giyinen,
Küflü odaların sermayesi,
Bir lokma, bir hırka kadınlar.


Kazmalara sap olup
Ağız kokusunu parfüm yapan kadınlar.


Vaha gözlü,
Sırma saçlı
Güneş yüzlü
Şarkı dilli kadınlar.

Merdiven yorgunu,
Harem tutkunu,
Fırça saplı,
Değirmen taşı kadınlar.

Kılcal kadınlar,
Şah damar kadınlar,
Dominant kadınlar.

Serçe yürekli,
Orman görkemli,
Dostluk kapısı büyük,
Hem çizen,
Hem yazan,
Kaldırım taşlarını konuşturan,
Hasretini gözlerinde taşıyan,
İçindeki çocuğu öldürmeyen,
Bir orduyu ayağa kaldıran kadınlar.

Kadınlığını hissetmeyen,
Uykusuz gecelerin mimarı,
Rahim tarlası kadınlar.

Büyücü kadınlar,
Cadı kadınlar,
Halının püsküllerine takılan,
Mutfak kokusuyla yatan,
Irmağın kıyısında dolaşıp,
Derede yüzen kadınlar.

Sevgiyi, yürek tülbendine saran,
Şişenin dibine vuran,
Anlamsızlığın duvarlarını yıkan,
Sevda kapısının anahtarı kadınlar.

Yağmuru bulutsuz yağdıran,
Bir bakışta dolunayı yere indiren,
Bastıkları toprağın titreşimini hisseden,
Mevsimleri yüreklerinde yaşayan,
Servi boylu,
Kadife tenli kadınlar...

Yalan, dolan,
Maydanoz salatası olan,
Beyinleriyle yürekleri arasında
İletişim kuramayan kadınlar.

Şelalelerin görkemli sesi,
Günbatımına taş çıkartan,
Pervane kadınlar,
Merdane kadınlar.

Yüzölçümü ölçülemeyen,
Kendisiyle barışık kadınlar.

Sevdiği için ölen, öldürülen,
On dördüne basmadan kadın olan,
“Çam sakızı çoban armağanı” kadınlar.

Ev kadınları,
İş kadınları,
Kraliçe kadınlar,
Star kadınlar,
Çağın ayıbı töre kadınları,
Dünya kadınları...
Hem çoksunuz,
Hem yoksunuz...

21 Ocak 2006

15 Kasım 2016 Salı

Arguvan'dan Fazıl Say Geçti

ARGUVAN’DAN FAZIL SAY GEÇTİ

 
















Hüseyin BAŞARAN

Bana Fazıl Say kimdir diye sorsalar…
Gökkuşağını izlerken içimizden geçen duyguların yüzölçümüdür derim.
Karnı doymuş bir bebeğin yüzündeki mutluluktur.
Bir kelimeye bin anlam yükleyen bilgedir.
Şah Hatayi’nin, Pir Sultan’ın, Yunus Emre’nin torunudur Fazıl Say.
Sokrates’in yol arkadaşı, güneş cumhuriyetinin aşk elçisidir.
Kır çiçeklerini türküleştiren güzeller şahıdır.
Gün batımının kızıllığı,

“Padişah konmaz saraya
Hane mamur olmadan”


Diyenlerin sesidir, soluğudur.
Beydaba’nın 'Kelile ve Dimme’si, açmaya çalışan tomurcuğun sancısıdır.
Müziğin uzun soluklu sanatçısıdır Fazıl say.
İnsanı kucaklayan, bağnazlığı dışlayandır. Yaşar Kemal’in betimlemeleridir.
Baharı gönlünde taşıyanların kardeşidir.
Sevdanın ve erdemin yeryüzü temsilcisidir Fazıl Say.
Tuşları kardeş yapan ustadır.
Kanadı kırık serçenin yürek çarpıntısıdır.
Notaların içindeki incileri arayan usta avcıdır.
Maviyi en derin denizlerden, yeşili en kuytu ormanlardan toplayan gezgindir Fazıl Say.
Yedi renkli gülüşü çocuklardan ödünç alan ustadır.
Bana Fazıl Say’ı sorsalar; aşk gibi tek heceli ama uzun boylu güzelliktir derim.
Eğer bir toplum, evrimsel gelişimini geliştirmek istiyorsa Fazıl sayları tanımak zorundadır.
Eğer bir toplum, kültür devrimini gerçekleştirmek istiyorsa Fazıl sayları anlamak ve dinlemek zorundadır. …
İyi ki varsın sevgili Ustam!
İyi ki varsınız…
Saygılar…


Fotoğraf ve Kaynak: Süleyman Özerol

NOT: Fazıl Say'ın yazısı üzerine tıklarsanız büyür.

3 Kasım 2016 Perşembe

Yırtık Raziye

YIRTIK RAZİYE

Hüseyin BAŞARAN

        Menemen suratlı, dağınık ağızlı, bohça kılıklı kocasını kesiyordu. Yeşil gözlü, esmer, Çingene güzeli Yırtık Raziye, komşusu Fırıldak Ayşe’ye;
  “Kız, bu dünyaya niye geldik?” dedi.
          Fırıldak Ayşe; “Bilmem…”
“Öyleyse ben anlatayım da bil bakalım sonra.”
“Eee, anlat bakalım dilinin altında neler var bir görelim” dedi Fırıldak Ayşe.
Raziye sözcükleri çitileyerek anlatmaya başladı:
“Kıçımız yer görmesin, sırtımız sıcak yatağa değmesin, boğazımızdan sıcak lokma geçmesin diye…”
“Kız, bunları hangi mektepte öğrendin?”
Raziye, “Ne mektebi be “rosbi”? Sabahın alacasından akşamın körüne kadar sokakları tepiyorum. Kocam olacak o çadırla kahve arsında pişpirik dokuyor. Beni yalnız sokaklar, kaldırım taşları, çöp bidonlarının soğuk tavırları, sırtımdan inmeyen çuvallar iyi tanır. Ah, ah! Kıçımın iki yakasından akan terleri biriktirsem göl olurdu. Üzüntülerim, anlatsam, kravatlı beylerin dillerinden düşürmedikleri, “hüzün” müdür nedir, yurdunu terk ederdi. İçimde biriktirip de dışarıya vuramadığım sesleri bir çıkarsam Konya Ovasını kaplardı. Altı bebenin memelerimden emdikleri sütü toplasam bizim mahalleyi beslerdi. Beni en çok üzen, adam kılıklıların yanımdan geçerken burunlarını, apartmanların çatılarına uzatmaları... Kendilerini “çeri başı” sanırlar kıçımın kenar süsleri…
“Vay be!” dedi Fırıldak Ayşe; “Kız, sen okusan uzatmalı komutanı bile olurmuşsun vallahi tuh…”
“Daha bitmedi. Bu anlattıklarım gündüzün hikâyesi, bir de geceyi sor bana” dedi Raziye.
“Gece ne oluyor ki?” dedi Fırıldak.
“Yorgun argın dönersin eve, bebeleri doyurursun. Koca olacak muşmulanın sofrasını hazırlarsın, rakısını koyarsın. İkinci kadehi bitirinceye kadar gözlerimden akan uykunun huzursuzluğu etimi kemirir sanki. Bizim muşmula, üçüncü kadehi bitirir bitirmez; ‘Hadi be uyuşuk karı, bitir şu işi’ demez mi? Sopayla yatak arasındaki kararı çabuk vermek zorundayım. Beni ‘mal bulmuş mağribi’ gibi soyar. Bir çift güzel laf, şöyle ılık bir dokunma olsa gam yemem. Üstümde kendini Kırkpınar pehlivanı sanır sanki… Sara nöbetine yakalanmış hastalar gibi köpürürü ağzı. Derin vadilerimde petrol varmış gibi gider de gelir pezevenk… Kadın olarak görmez beni gözleri. Bizim kırat bile, beni görünce kişnemeye başlar. Pembe Fatma’nın oğlu kadar da olmayı bilmez köftehor. Karayağız delikanlı her gördüğünde; ‘Kız, sen tam benliksin, hem de yataklık, acırım sana’ der. Adam malın gözünü nasıl da bilir. Bizimki de işini bitirir bitirmez savaş kazanmış komutan edasıyla kalkar üstümden. Bedenime paslı çiviler saplanmış gibi olurum, utancımı içime gömerim. Şimdi anladın mı dünyaya niçin geldiğimizi?”
Fırıldak Ayşe, “Kız bunları Sinan Çetin’e anlatsan hemen film yapar. Sen de menşur olursun vallahi… Okumuşların çoğu senin bu anlattıklarını bilmezler bile…”
Raziye, “Kız, onlar her sokağın ayrı bir mektep olduğunu bilmezler. Gönlüm, saray gibi ama gezecek efendisi yok. Gözlerim, ormanları bile kıskandırır ama görecek yok. Aaah!
Dilimdeki kelimelerin düğümlerini çözecek bir kalem bulsam, Yırtık Raziye kimmiş o zaman görsünler beni” dedi ve gözlerinin yeşiline doğru yürüdü…

İstanbul, Ağustos 2000

16 Ekim 2016 Pazar

Havari ve Deli Derviş




HAVARİ VE DELİ DERVİŞ












Hüseyin BAŞARAN

İsa’nın bugünkü havarilerinden biri, Deli Derviş’e sorular yöneltiyordu:
“Ey baba erenler!
Bizler batının yazıya dökülen fakat ışığı yakalayamayan kalemleriyiz.
Sancılarımızın ateşi düşlerimizi köreltti.
Evrenin boyutlarına ulaştık ama bir tomurcuğu açtıramadık, açanları da geliştiremedik.
Sokaklarımız, kütüphanelerimiz, parklarımız kitaplar ve sanat eseri ile dolup taşıyor, yıldızlara uçuyoruz. Fakat geriye döndüğümüzde, yanımızda sadece güneşin sıcaklığı kalıyor...
Sularımız gemilerimizi yüzdürüyor ama bizi batırıyor…
Yıllardır doğuya merak sardım, sizler bir sözcük ile dünyayı dolaşıyor, bir bakışla insanı yedi kat göğe tırmandırıyorsunuz.
Bir tele binerce anlam yüklüyor, bir kazandan binlerce can doyuruyorsunuz.
'Mihrabımdır kaşlarının arası' dediğinizde sevdanın suları dalgalanıyor.
Bir cemde yüzlerce can dolaşıyor ama hepsi aynı postta oturuyor.
Nedir bu sırrın esrarı?
Deli Derviş, deminden bir yudum aldıktan sonra;
“Dayanabilirsen anlatayım” dedi.
Havari de, “Elbette hazırım erenler” dedi.
Deli Derviş;
“Önce bastığın toprağın kokusunu, erdemin tohumlarını, insanın sıcaklığını, sevginin yüreği ateşleyen kıvılcımlarını, geçmişten bugüne değin gönül fırınında pişerek kalıcılığın mihenk taşlarına dönüşen değerleri; gülün kokusunu, turnanın sesini, kanadı kırık serçenin yürek çarpıntılarını, sevda yorgunluğunun insanı güzelleştiren inceliğini yüreğinin değirmeninde öğüteceksin.
Yılların yorgunluğunu umursamayan Yunus’u düşüneceksin.
'Enel Hakk' diyen Hallacı Mansur’u,
Nesimi’nin ödün vermeyen acılarını duyacaksın.
Yol ve yordamın evrelerinden geçeceksin.
Mey’i eğlenmek için değil, güzelleşmek için içeceksin.
Bir sözün kitaplara sığmayan anlamlarını araştıracaksın.
Can’ı can’da görüp kapısını çalacaksın.
Destur verilirse yol ehli olanların verdiği lokmaları hazmedeceksin.
Bir türkü söyleyeceksin gönül telini titreten…
Bir gerçekten el tutup 'Enel Hakk' katına çıkacaksın.
Gönül dergâhında mihmanlar ağırlayacaksın...
Havari, eğilip niyaz eyledi.
Elinden el almak için yüreğini Deli Derviş’in ellerine bıraktı.
Derviş ayağa kalktı;

"Bu yolun deli sularına yeni girdin,
Can senin, yol insanın...
Gerçeklerin demi kılavuzun olsun”

Dedi…
Ekim 2000, İstanbul

30 Eylül 2016 Cuma

Güzel Kadın ve Orkinos Adam



GÜZEL KADIN VE ORKİNOS ADAM

Hüseyin BAŞARAN

Denizini inkâr etmeyen kumsalda yürüyordu, baharını yanında taşıyan güzel kadın. Günbatımının dağlara vuran duygusallığını seyrederken, ikindi gölgesi gibi düştü önüne, yemiş orkinosa benzeyen yaralı adam. Ne olup bittiğini anlayamamıştı…
Eğildi, ellerinden sıkıca tutup kaldırdı, ince kumların kenarına oturttu. Yaralarını temizleyip, yüzündeki ince teri elleriyle sildi. Adamın gözlerindeki incelik ve derinlik şaşkına çevirmişti kadını. Sanki kendinden bir parçaymış gibi davrandı. Orkinos adamı çözmeye çalışıyordu:
“Kimsin, nesin, nedir bu olup bitenler?” diye sordu. Adam:
“Bir zamanlar yatağına sığmayan ırmaklar gibiydim. Bir gün yüreğimdeki ormana bir kıvılcım düştü. Bütün yeşilliklerim yandı, kül oldu. Irmaklar kurudu. Rüzgâr fırtınaya dönüştü. Kendimi hırçın bir hortumun içinde buldum ve beni bu kumsala savurdu. “İşte benim öyküm.” dedi ve güzel kadının göz pınarlarındaki suyun berraklığına uzun süre baktı. Gözlerinin kamaştığını fark etti. “Şimdi nereye gidiyorum, hangi havayı teneffüs ediyorum, hangi yollardan yürümem gerektiğini bilmiyorum. Yaşamla uçurumun kesiştiği noktadan kurtulmak istiyorum, çözmeye çalışıyorum...”
Ve kafasını güzel kadının dizlerine koydu, derin bir nefes alarak bir süre uyudu. Kadın şımarık, güzel bir kızın tavırlarını omuzlarından atarak, saçlarını okşadı adamın. Sanki yüreğinde bir baraj vardı da kapakları açılmak için zorluyordu kendini. Bıçak sırtındaki cambazla hiçbir farkı kalmamıştı. Karun hazinelerini bulan bir definecinin çılgınlığı düşmüştü gönlüne. Elleri, kontrolden çıkmış, bir yay gibi uzanıp sıkıca tuttu adamın ellerini.
Artık barajın kapakları açılmıştı. Sular deli dalgalar gibi sürükledi Orkinos adamla güzel kadını başka bir kumsala...
Kadın yüreğinde ne kadar tomurcuk varsa serpti kumsalın üzerine. Can versin, renklensin, yıldız gibi parlasın, kırlangıçlar gibi uçsun... Yalnızlığında sığınabileceği bir kumsalı olsun istedi. Değirmen taşı gibi döndü, su yılanı gibi aktı. Çocuk olup oynadı, kadın olup sevdi adamı. Kadehine, adına sofra kurulan rakı oldu, yudum yudum içsin tadına varsın, rengini, kokusunu alsın, tanısın da büyüsün, gelişsin, kırmızı karanfil olup yüreğinde açsın istedi. Bir ömrü yollarına sermeye hazırdı artık.
Günler mevsimleri, mevsimler yılları kovaladı. Kadın; basit ama ince bir tavır, sıcak bir merhaba ya da seni seviyorum derken, bedeninde orta şiddette bir depremin belirtilerini görmek istiyordu.
Sabrın mihenk taşı gibi direndi zamanın hızlı akışına. Düşündükleri ve beklentileri kursağının teğetinden bile geçmedi. Çünkü adamın ayakları sevdanın yollarında sürekli tökezliyordu. İçindeki boşluk giderek karanlık bir mağaraya dönüşüyordu. Nemi, insanı üşüten bir mağaraya...
Güzel kadın; içinden geçenleri kalın bir merceğin altına koyarak gözden geçirmeye karar verdi. İçinden şiirsel bir anlatımın geçtiğini fark etti. Hızlı bir hamle yaparak yakaladı, dizeler orkinos adam için yazılmıştı sanki. Hem de tepeden tırnağa.
“Kurumuş yüreğinin yatağında akan ırmaklar, bir bitişin habercisi mi bu kuşlar? Ölüm sessizliğini yaşıyor kuşlar.”
Birden su kuşu gibi ürperdi. Derin bir sessizlikten sonra toparlandı, var gücüyle yüreğini avuçlarına aldı. Bir muhabbet ehlinin tavrı ile konuştu yüreğiyle ve dedi ki:
“Ey yüreğim! Sende sakladığım bir ölü var yıkadım, kefenledim, duasını yaptım ama bir türlü gömemiyordum.”
Yavaşça doğruldu, yaşamın renkli kapısına doğru yürüdü. Ne bilir sevdayı bana gülenler diyerek...


İstanbul, 2000

16 Eylül 2016 Cuma

Yanıyor Anadolu

YANIYOR ANADOLU


Hüseyin BAŞARAN

Yangın var uygarlıkların beşiğinde. Ovasında suyunda toprağında taşında…
Yanıyor kuşların kanadı, tutuşuyor bulutlar. Mavi atlasın gözlerinden dökülüyor damlalar.
Yanıyor Spartaküs, Hektor’un yüreği çarpıntılar içinde.
Kaz Dağlarında Sarıkız’ın eteği tutuşmuş ses veremiyor Karaoğlan’a. Güzel Yunus’un terini siliyor Bedri Rahmi’nin yazmaları. Yanıyor Ruhi Su’nun sesi, uyanıyor Pir Sultan.
Yalanlarla yanıyor Anadolu, talanlarla, “Bu memleket bizim” diyen Nazım’ın kalemi yanıyor.
Demokrasinin hırkası, adaletin tartacı yanıyor. Annelerin ağıtı, çocukların ninnileri, kırlangıçların yuvası yanıyor.

Ak kâğıt üstünde kalem kırıyor yargıç.
“Bozulmuşsa adaletin tartacı
Bir kefesinde güvercinler ağlaşır
Sinekler çiftleşir öbür kefesinde”


Diyor şair Ali Yüce...
Bizans’ın oyunları sahneleniyor Anadolu’nun yüreğinde.
Malatya’nın kayısısı, Amasya’nın elması, Antakya’nın narı yanıyor.
Namlular ateş kusuyor bebelerin seslerine…
Oysa her dağ bir efsane taşır omuzlarında. Her çocuk dilinde bir öykü Anadolu’da…
Paranın kokusu zehir saçıyor yeşil tomurcukların gözlerine. Yalan kusuyor politikanın ağzı…
Munzur’un berrak yüzüne türkü yakıyor Zaza bir kadın;
“Düşman gelmiş ki evimiz Anadolu’nun kilidini ala…”
Yanıyor edebiyatın ustası Çukurova. Ağlıyor İnce Memed. Maraş’ta Sütçü İmam yanıyor, Antep’te Karayılan.
Çanakkale’nin ruhu, Şeyh Bedrettin’in asası, Hacı Bektaş’ın dergâhı yanıyor.
Karanlığın zorbaları cirit atıyor sokaklarda.
İnsan yanıyor…
Aydınlık yanıyor…
Düşler yanıyor…
Hulki Aktunç’un dediği gibi;

“Yangın kavmindeniz
Ne giysek alev”


Ama “Bu memleket bizim…”