15 Kasım 2016 Salı

Arguvan'dan Fazıl Say Geçti

ARGUVAN’DAN FAZIL SAY GEÇTİ

 
















Hüseyin BAŞARAN

Bana Fazıl Say kimdir diye sorsalar…
Gökkuşağını izlerken içimizden geçen duyguların yüzölçümüdür derim.
Karnı doymuş bir bebeğin yüzündeki mutluluktur.
Bir kelimeye bin anlam yükleyen bilgedir.
Şah Hatayi’nin, Pir Sultan’ın, Yunus Emre’nin torunudur Fazıl Say.
Sokrates’in yol arkadaşı, güneş cumhuriyetinin aşk elçisidir.
Kır çiçeklerini türküleştiren güzeller şahıdır.
Gün batımının kızıllığı,

“Padişah konmaz saraya
Hane mamur olmadan”


Diyenlerin sesidir, soluğudur.
Beydaba’nın 'Kelile ve Dimme’si, açmaya çalışan tomurcuğun sancısıdır.
Müziğin uzun soluklu sanatçısıdır Fazıl say.
İnsanı kucaklayan, bağnazlığı dışlayandır. Yaşar Kemal’in betimlemeleridir.
Baharı gönlünde taşıyanların kardeşidir.
Sevdanın ve erdemin yeryüzü temsilcisidir Fazıl Say.
Tuşları kardeş yapan ustadır.
Kanadı kırık serçenin yürek çarpıntısıdır.
Notaların içindeki incileri arayan usta avcıdır.
Maviyi en derin denizlerden, yeşili en kuytu ormanlardan toplayan gezgindir Fazıl Say.
Yedi renkli gülüşü çocuklardan ödünç alan ustadır.
Bana Fazıl Say’ı sorsalar; aşk gibi tek heceli ama uzun boylu güzelliktir derim.
Eğer bir toplum, evrimsel gelişimini geliştirmek istiyorsa Fazıl sayları tanımak zorundadır.
Eğer bir toplum, kültür devrimini gerçekleştirmek istiyorsa Fazıl sayları anlamak ve dinlemek zorundadır. …
İyi ki varsın sevgili Ustam!
İyi ki varsınız…
Saygılar…


Fotoğraf ve Kaynak: Süleyman Özerol

NOT: Fazıl Say'ın yazısı üzerine tıklarsanız büyür.

3 Kasım 2016 Perşembe

Yırtık Raziye

YIRTIK RAZİYE

Hüseyin BAŞARAN

        Menemen suratlı, dağınık ağızlı, bohça kılıklı kocasını kesiyordu. Yeşil gözlü, esmer, Çingene güzeli Yırtık Raziye, komşusu Fırıldak Ayşe’ye;
  “Kız, bu dünyaya niye geldik?” dedi.
          Fırıldak Ayşe; “Bilmem…”
“Öyleyse ben anlatayım da bil bakalım sonra.”
“Eee, anlat bakalım dilinin altında neler var bir görelim” dedi Fırıldak Ayşe.
Raziye sözcükleri çitileyerek anlatmaya başladı:
“Kıçımız yer görmesin, sırtımız sıcak yatağa değmesin, boğazımızdan sıcak lokma geçmesin diye…”
“Kız, bunları hangi mektepte öğrendin?”
Raziye, “Ne mektebi be “rosbi”? Sabahın alacasından akşamın körüne kadar sokakları tepiyorum. Kocam olacak o çadırla kahve arsında pişpirik dokuyor. Beni yalnız sokaklar, kaldırım taşları, çöp bidonlarının soğuk tavırları, sırtımdan inmeyen çuvallar iyi tanır. Ah, ah! Kıçımın iki yakasından akan terleri biriktirsem göl olurdu. Üzüntülerim, anlatsam, kravatlı beylerin dillerinden düşürmedikleri, “hüzün” müdür nedir, yurdunu terk ederdi. İçimde biriktirip de dışarıya vuramadığım sesleri bir çıkarsam Konya Ovasını kaplardı. Altı bebenin memelerimden emdikleri sütü toplasam bizim mahalleyi beslerdi. Beni en çok üzen, adam kılıklıların yanımdan geçerken burunlarını, apartmanların çatılarına uzatmaları... Kendilerini “çeri başı” sanırlar kıçımın kenar süsleri…
“Vay be!” dedi Fırıldak Ayşe; “Kız, sen okusan uzatmalı komutanı bile olurmuşsun vallahi tuh…”
“Daha bitmedi. Bu anlattıklarım gündüzün hikâyesi, bir de geceyi sor bana” dedi Raziye.
“Gece ne oluyor ki?” dedi Fırıldak.
“Yorgun argın dönersin eve, bebeleri doyurursun. Koca olacak muşmulanın sofrasını hazırlarsın, rakısını koyarsın. İkinci kadehi bitirinceye kadar gözlerimden akan uykunun huzursuzluğu etimi kemirir sanki. Bizim muşmula, üçüncü kadehi bitirir bitirmez; ‘Hadi be uyuşuk karı, bitir şu işi’ demez mi? Sopayla yatak arasındaki kararı çabuk vermek zorundayım. Beni ‘mal bulmuş mağribi’ gibi soyar. Bir çift güzel laf, şöyle ılık bir dokunma olsa gam yemem. Üstümde kendini Kırkpınar pehlivanı sanır sanki… Sara nöbetine yakalanmış hastalar gibi köpürürü ağzı. Derin vadilerimde petrol varmış gibi gider de gelir pezevenk… Kadın olarak görmez beni gözleri. Bizim kırat bile, beni görünce kişnemeye başlar. Pembe Fatma’nın oğlu kadar da olmayı bilmez köftehor. Karayağız delikanlı her gördüğünde; ‘Kız, sen tam benliksin, hem de yataklık, acırım sana’ der. Adam malın gözünü nasıl da bilir. Bizimki de işini bitirir bitirmez savaş kazanmış komutan edasıyla kalkar üstümden. Bedenime paslı çiviler saplanmış gibi olurum, utancımı içime gömerim. Şimdi anladın mı dünyaya niçin geldiğimizi?”
Fırıldak Ayşe, “Kız bunları Sinan Çetin’e anlatsan hemen film yapar. Sen de menşur olursun vallahi… Okumuşların çoğu senin bu anlattıklarını bilmezler bile…”
Raziye, “Kız, onlar her sokağın ayrı bir mektep olduğunu bilmezler. Gönlüm, saray gibi ama gezecek efendisi yok. Gözlerim, ormanları bile kıskandırır ama görecek yok. Aaah!
Dilimdeki kelimelerin düğümlerini çözecek bir kalem bulsam, Yırtık Raziye kimmiş o zaman görsünler beni” dedi ve gözlerinin yeşiline doğru yürüdü…

İstanbul, Ağustos 2000

16 Ekim 2016 Pazar

Havari ve Deli Derviş




HAVARİ VE DELİ DERVİŞ












Hüseyin BAŞARAN

İsa’nın bugünkü havarilerinden biri, Deli Derviş’e sorular yöneltiyordu:
“Ey baba erenler!
Bizler batının yazıya dökülen fakat ışığı yakalayamayan kalemleriyiz.
Sancılarımızın ateşi düşlerimizi köreltti.
Evrenin boyutlarına ulaştık ama bir tomurcuğu açtıramadık, açanları da geliştiremedik.
Sokaklarımız, kütüphanelerimiz, parklarımız kitaplar ve sanat eseri ile dolup taşıyor, yıldızlara uçuyoruz. Fakat geriye döndüğümüzde, yanımızda sadece güneşin sıcaklığı kalıyor...
Sularımız gemilerimizi yüzdürüyor ama bizi batırıyor…
Yıllardır doğuya merak sardım, sizler bir sözcük ile dünyayı dolaşıyor, bir bakışla insanı yedi kat göğe tırmandırıyorsunuz.
Bir tele binerce anlam yüklüyor, bir kazandan binlerce can doyuruyorsunuz.
'Mihrabımdır kaşlarının arası' dediğinizde sevdanın suları dalgalanıyor.
Bir cemde yüzlerce can dolaşıyor ama hepsi aynı postta oturuyor.
Nedir bu sırrın esrarı?
Deli Derviş, deminden bir yudum aldıktan sonra;
“Dayanabilirsen anlatayım” dedi.
Havari de, “Elbette hazırım erenler” dedi.
Deli Derviş;
“Önce bastığın toprağın kokusunu, erdemin tohumlarını, insanın sıcaklığını, sevginin yüreği ateşleyen kıvılcımlarını, geçmişten bugüne değin gönül fırınında pişerek kalıcılığın mihenk taşlarına dönüşen değerleri; gülün kokusunu, turnanın sesini, kanadı kırık serçenin yürek çarpıntılarını, sevda yorgunluğunun insanı güzelleştiren inceliğini yüreğinin değirmeninde öğüteceksin.
Yılların yorgunluğunu umursamayan Yunus’u düşüneceksin.
'Enel Hakk' diyen Hallacı Mansur’u,
Nesimi’nin ödün vermeyen acılarını duyacaksın.
Yol ve yordamın evrelerinden geçeceksin.
Mey’i eğlenmek için değil, güzelleşmek için içeceksin.
Bir sözün kitaplara sığmayan anlamlarını araştıracaksın.
Can’ı can’da görüp kapısını çalacaksın.
Destur verilirse yol ehli olanların verdiği lokmaları hazmedeceksin.
Bir türkü söyleyeceksin gönül telini titreten…
Bir gerçekten el tutup 'Enel Hakk' katına çıkacaksın.
Gönül dergâhında mihmanlar ağırlayacaksın...
Havari, eğilip niyaz eyledi.
Elinden el almak için yüreğini Deli Derviş’in ellerine bıraktı.
Derviş ayağa kalktı;

"Bu yolun deli sularına yeni girdin,
Can senin, yol insanın...
Gerçeklerin demi kılavuzun olsun”

Dedi…
Ekim 2000, İstanbul

30 Eylül 2016 Cuma

Güzel Kadın ve Orkinos Adam



GÜZEL KADIN VE ORKİNOS ADAM

Hüseyin BAŞARAN

Denizini inkâr etmeyen kumsalda yürüyordu, baharını yanında taşıyan güzel kadın. Günbatımının dağlara vuran duygusallığını seyrederken, ikindi gölgesi gibi düştü önüne, yemiş orkinosa benzeyen yaralı adam. Ne olup bittiğini anlayamamıştı…
Eğildi, ellerinden sıkıca tutup kaldırdı, ince kumların kenarına oturttu. Yaralarını temizleyip, yüzündeki ince teri elleriyle sildi. Adamın gözlerindeki incelik ve derinlik şaşkına çevirmişti kadını. Sanki kendinden bir parçaymış gibi davrandı. Orkinos adamı çözmeye çalışıyordu:
“Kimsin, nesin, nedir bu olup bitenler?” diye sordu. Adam:
“Bir zamanlar yatağına sığmayan ırmaklar gibiydim. Bir gün yüreğimdeki ormana bir kıvılcım düştü. Bütün yeşilliklerim yandı, kül oldu. Irmaklar kurudu. Rüzgâr fırtınaya dönüştü. Kendimi hırçın bir hortumun içinde buldum ve beni bu kumsala savurdu. “İşte benim öyküm.” dedi ve güzel kadının göz pınarlarındaki suyun berraklığına uzun süre baktı. Gözlerinin kamaştığını fark etti. “Şimdi nereye gidiyorum, hangi havayı teneffüs ediyorum, hangi yollardan yürümem gerektiğini bilmiyorum. Yaşamla uçurumun kesiştiği noktadan kurtulmak istiyorum, çözmeye çalışıyorum...”
Ve kafasını güzel kadının dizlerine koydu, derin bir nefes alarak bir süre uyudu. Kadın şımarık, güzel bir kızın tavırlarını omuzlarından atarak, saçlarını okşadı adamın. Sanki yüreğinde bir baraj vardı da kapakları açılmak için zorluyordu kendini. Bıçak sırtındaki cambazla hiçbir farkı kalmamıştı. Karun hazinelerini bulan bir definecinin çılgınlığı düşmüştü gönlüne. Elleri, kontrolden çıkmış, bir yay gibi uzanıp sıkıca tuttu adamın ellerini.
Artık barajın kapakları açılmıştı. Sular deli dalgalar gibi sürükledi Orkinos adamla güzel kadını başka bir kumsala...
Kadın yüreğinde ne kadar tomurcuk varsa serpti kumsalın üzerine. Can versin, renklensin, yıldız gibi parlasın, kırlangıçlar gibi uçsun... Yalnızlığında sığınabileceği bir kumsalı olsun istedi. Değirmen taşı gibi döndü, su yılanı gibi aktı. Çocuk olup oynadı, kadın olup sevdi adamı. Kadehine, adına sofra kurulan rakı oldu, yudum yudum içsin tadına varsın, rengini, kokusunu alsın, tanısın da büyüsün, gelişsin, kırmızı karanfil olup yüreğinde açsın istedi. Bir ömrü yollarına sermeye hazırdı artık.
Günler mevsimleri, mevsimler yılları kovaladı. Kadın; basit ama ince bir tavır, sıcak bir merhaba ya da seni seviyorum derken, bedeninde orta şiddette bir depremin belirtilerini görmek istiyordu.
Sabrın mihenk taşı gibi direndi zamanın hızlı akışına. Düşündükleri ve beklentileri kursağının teğetinden bile geçmedi. Çünkü adamın ayakları sevdanın yollarında sürekli tökezliyordu. İçindeki boşluk giderek karanlık bir mağaraya dönüşüyordu. Nemi, insanı üşüten bir mağaraya...
Güzel kadın; içinden geçenleri kalın bir merceğin altına koyarak gözden geçirmeye karar verdi. İçinden şiirsel bir anlatımın geçtiğini fark etti. Hızlı bir hamle yaparak yakaladı, dizeler orkinos adam için yazılmıştı sanki. Hem de tepeden tırnağa.
“Kurumuş yüreğinin yatağında akan ırmaklar, bir bitişin habercisi mi bu kuşlar? Ölüm sessizliğini yaşıyor kuşlar.”
Birden su kuşu gibi ürperdi. Derin bir sessizlikten sonra toparlandı, var gücüyle yüreğini avuçlarına aldı. Bir muhabbet ehlinin tavrı ile konuştu yüreğiyle ve dedi ki:
“Ey yüreğim! Sende sakladığım bir ölü var yıkadım, kefenledim, duasını yaptım ama bir türlü gömemiyordum.”
Yavaşça doğruldu, yaşamın renkli kapısına doğru yürüdü. Ne bilir sevdayı bana gülenler diyerek...


İstanbul, 2000

16 Eylül 2016 Cuma

Yanıyor Anadolu

YANIYOR ANADOLU


Hüseyin BAŞARAN

Yangın var uygarlıkların beşiğinde. Ovasında suyunda toprağında taşında…
Yanıyor kuşların kanadı, tutuşuyor bulutlar. Mavi atlasın gözlerinden dökülüyor damlalar.
Yanıyor Spartaküs, Hektor’un yüreği çarpıntılar içinde.
Kaz Dağlarında Sarıkız’ın eteği tutuşmuş ses veremiyor Karaoğlan’a. Güzel Yunus’un terini siliyor Bedri Rahmi’nin yazmaları. Yanıyor Ruhi Su’nun sesi, uyanıyor Pir Sultan.
Yalanlarla yanıyor Anadolu, talanlarla, “Bu memleket bizim” diyen Nazım’ın kalemi yanıyor.
Demokrasinin hırkası, adaletin tartacı yanıyor. Annelerin ağıtı, çocukların ninnileri, kırlangıçların yuvası yanıyor.

Ak kâğıt üstünde kalem kırıyor yargıç.
“Bozulmuşsa adaletin tartacı
Bir kefesinde güvercinler ağlaşır
Sinekler çiftleşir öbür kefesinde”


Diyor şair Ali Yüce...
Bizans’ın oyunları sahneleniyor Anadolu’nun yüreğinde.
Malatya’nın kayısısı, Amasya’nın elması, Antakya’nın narı yanıyor.
Namlular ateş kusuyor bebelerin seslerine…
Oysa her dağ bir efsane taşır omuzlarında. Her çocuk dilinde bir öykü Anadolu’da…
Paranın kokusu zehir saçıyor yeşil tomurcukların gözlerine. Yalan kusuyor politikanın ağzı…
Munzur’un berrak yüzüne türkü yakıyor Zaza bir kadın;
“Düşman gelmiş ki evimiz Anadolu’nun kilidini ala…”
Yanıyor edebiyatın ustası Çukurova. Ağlıyor İnce Memed. Maraş’ta Sütçü İmam yanıyor, Antep’te Karayılan.
Çanakkale’nin ruhu, Şeyh Bedrettin’in asası, Hacı Bektaş’ın dergâhı yanıyor.
Karanlığın zorbaları cirit atıyor sokaklarda.
İnsan yanıyor…
Aydınlık yanıyor…
Düşler yanıyor…
Hulki Aktunç’un dediği gibi;

“Yangın kavmindeniz
Ne giysek alev”


Ama “Bu memleket bizim…”

15 Eylül 2016 Perşembe

Hüseyin Başaran

HÜSEYİN BAŞARAN 
Hüseyin Başaran (F: Kadir İncesu)

Süleyman ÖZEROL
Kendi Kaleminden Giriş

7 Mayıs 1950 tarihinde Hekimhan’ın Ballıkaya köyünde doğmuşum. Çocukluğum; toprağın ve doğanın iç dünyasındaki armonik yapıyla iç içe geçti. Ozan Dedem Âşık Yusuf Başaran ve Babam Mustafa Başaran’ın deyişleri, nefesleri, tevhitleri, semahlarıyla büyürken, Pir Sultan’ı, Hatayi’yi, Yunus’u, Karacaoğlan’ı, Nesimi’yi, Dertli’yi tanıdım. Hem ibadetinde, hem de muhabbetinde yaşamın ayrılmaz bir parçası olan bağlama (sarı turna) çocukluğumdan beri gönül tahtımın teklifsiz konuğu oldu.

İlkokul, ortaokul, öğretmen okulu müzik bölümünden geçtikten sonra Hocam Ruhi Su’nun korosunda altı yıl çalıştım ve altı kardeş... Daha sonra Hocam Jirair Aslanyan’dan on bir yıl şan eğitimi aldım. Müziğin yanında şiire olan tutkum yanımdan hiç ayrılmadı. Şiiri; dilin, yaşamın ve kültürün deli rüzgârı olarak gördüm. Bendeki beni bize çeviren insan sıcaklığı olarak algıladım.


Şiirle dokudum
Rüzgârımın kumaşını
Şiirle topladım, yağmurun kiremitteki ayak izlerini
Şiirle demledim yorgunluğumun çayını
Ve şiirle ürküttüm,
Korktuğum gecelerin esmer yüzünü.


Yaşamımı; konserler, konferanslar, şiirler, öykülerle birlikte sürdürüyorum. İyi ki varlar. Yozluğun kulaç attığı günümüzde onlardan daha sadık bir dost düşünmüyorum...

Hüseyin Başaran Kimdir?

Kendi kaleminden özgeçmişini sunduğumuz Hüseyin Başaran, ilkokulu Ballıkaya’da, öğretmen okulunu Diyarbakır’da (Dicle İlköğretmen Okulu) okudu. Van, Hatay, İstanbul’da öğretmenlik yaptı.
Şiir yazmaya ilkokul dördüncü sınıfta başladı. Sevda ağırlıklı olmak üzere her konuda şiiri var. Şiir dili ve yapısı konusunda Sevim Kahyaoğlu (Edebiyat Öğretmeni) ve Cihat Demirel (Yapımcı-Şair) kendisine yardımcı oldu. Altmışlı yetmişli yıllarda yazdığı ölçülü şiirlerinde, kendisinin aldığı Devrimi takma adını kullandı.
Şiirleri TDK Tömer’de yayınlandı (1992-1994).
1976 yılında "Sıcak Güneş" adlı şiir kitabını bastırdı. Kitabın basımında Remzi İnanç destek oldu. Başaran şiirlerini bağlaması ile çalıp söyleyerek seslendirdi; ses kaseti Zeki Göker’in, “Yeniden Doğarız Ölümlerde” adlı oyununun müziği olarak kullanıldı. Diğer yandan Anadolu’dan adlı dergide kendisi ile söyleşiler yapılmış, şiirleri yayınlandı; ancak bir süre şiirden uzak kaldı.
Dedesinden ve babasından bağlama, öğretmen okulunda flüt, eğitim enstitüsü müzik bölümünde piyano çalmasını öğrendi. Ancak piyano çalmasını daha sonra ilgilenmediğinden unuttu.
Radyo ve televizyon programları ile konserlerde çalıp söyledi. Bağlamaya, özellikle de dede sazına ağırlık vererek kendi yapıtları dışında dedesi ve babasının çalıp söylediği yapıtları seslendirmeye başladı. Hollanda, İsviçre, Yunanistan, Almanya, İngiltere gibi Avrupa ülkelerinde sahneye çıktı. 1995 yılında kaset doldurdu.
Şiirin yanında öykü de yazan Başaran, hat sanatı ve taşıl (fosil) koleksiyonculuğu ile ilgilenmektedir. Yerel söz ve deyimlere önem vermekte, edebiyat, sanat ve yaşamla ilgili güzel söz ve yazıları bir araya toplamaktadır. Balllıkaya köyünden Zeynep Yalçın’ın (Hasinin Zeynep), “Güzel söz gönül yaylasıdır” sözü ile H. Veldet Velidedeoğlu’nun “Söz yaylasını bulmalı” sözlerinin ne kadar güzel örtüştüğünü belirtir.
Şah İbrahim Veli Ocağı dedelerinden olan dedesi Yusuf Başaran ve babası Mustafa Başaran’ın izinden giderek dedelik yapan Hüseyin başaran aynı zamanda çalıp söylemesi ile de zakirdir. Usta malı deyiş ve duvazimamları seslendirmesinin yanında kendi yapıtlarından da seslendirdikleri var.
Yaşamını İstanbul’da sürdürmekte, televizyonlarda halk müziği ile ilgili programlara katılmaktadır. Şiirlerini topladığı Kehribar Sözcükler, Ballıkaya’da iz bırakan kişileri-tipleri anlattığı Mezirme’de Eskimeyen Yüzler adlı çalışmalarını kitap bütünlüğünde hazırlamaktadır. *
Sıcak Güneş kitabında “Ballıkaya“ adıyla yer alan ve çevrede “Bizim Köy“ olarak tanınan şiir-türküsü Ballıkaya’yı yetmişli yıllarda tanıtan güzel bir şiiridir.

Ballıkaya 

Bizim köyde yağmur boran kar vardır
Avşar çayı boz bulanık sel vardır
Dermanı saklanmış bizde dert vardır
Dertlilere yoldaş oldu bizim köy

Ballıkaya’sından balı akmıyor
İnsanları gam yüklüdür gülmüyor
Yıllar var ki uyutulmuş bilmiyor
Dertlilere yoldaş oldu bizim köy

Severler insanı can-u gönülden
Beyler hiç anlamaz onun dilinden
Geçilmiyor Bozarmut’un yolundan
Dertlilere yoldaş oldu bizim köy

Ekinsiz tarlada susuz ovada
Ağacı kurumuş meyvesiz bağda
Yiğitler yanında haklı kavgada
Hüseyin’e yoldaş oldu bizim köy





*Mezirme’de Eskimeyen Yüzler”, tarafımdan basıma hazır duruma getirildi.